BÜYÜKLERİN HAYATI/SIBGATULLAH ARVASİ (K.S)

 Seyyid Sıbgatullah-ı Arvasî Hz.'nin Terceme-i Hali 


Van'ın Arvas köyü... Yüzlerce yıldır nisan yağmuru olup Anadolu ve tüm İslam âlemini bereketlendiren bu köy, vaktiyle Bağdat'tan göç eden seyyidlerin çoğalmasıyla oluşmuştur. Arvas, kuruluşundan beri ilmi ve âlimi el üstünde tutmuş, bidat ve haramlardan sakınmıştır. Arvas'ın ilmi, ilimdeki ciddiyet ve sadeliği İstanbul medreselerini andırmıştır. Zahiri ilimlerde yetiştirdiği âlimlerden başka batını ilimde de ehil âlimler Arvas'ta kıvılcımlar oluşturmuş, sonradan bu kıvılcımlar Nurşin'de ateşlenip İslam coğrafyasına yayılmıştır. Onlardan biri vardır ki; ilimlerde edindiği yüksek payesi, hizmetleri, tasarrufu, muhabbeti, halife ve tâbileriyle hâlâ ehl-i kalbin sinesinde yaşamaktadır. O, Gavs-ı Hizan ismiyle meşhur Seyyid Sıbgatullah-i Arvasî'dir. (k.s.) Seyyid Sıbgatullah (k.s.), son derece feyzli bir ailenin evladı olarak içinde bulunduğu ortamın manevi yücelikleri içinde büyüdü. Arvas'ın ilimle müteşekkil dünyası Sıbgatullahi Arvasî'yi (k.s) küçük yaşlardan itibaren sarmaya başladı. Babası Seyyid Lütfullah Efendi, evlatlarının ileride İslam'a hizmet edecek bireyler olması için hususi bir gayret içerisindeydi. Çok zeki olan oğlu Sıbgatullah-i Arvasî’nin (k.s) eğitimine de ayrı bir önem gösterdi. Kısa zamanda kelâm, tefsir, hadis, fıkıh gibi zahirî ilimleri tahsil eden Sıbgatullah-i Arvasi (k.s), zamanının fen bilgilerinde de mütehassis oldu. Âlem-i ekberdeki ilimlere vâkıf olmak âlem-i esrarın ilmine bir pencereydi adeta. O da âlem-i esrarın kapısına anahtar olan tasavvuf ilmine karşı büyük alâka duymaya başladı. Birçok âlim ve veli zâtın ilim meclislerinde, sohbetinde bulundu. Onun daha küçük yaşlarda iken büyük istidat sahibi biri olacağı davranış ve bazen kendisinde görülen harikulade hâllerinden anlaşılıyordu. Kendisinin bu istidadi tasavvuf ile parlayacaktı. Zira tasavvuf;

gönül aynasına Rabbanî ilhamların aksetmesini sağlayan bir ilimdir. Bu ilimde ehil olan ârif-i billahlar yani veliler, mürşidler Arvas ve civarında halkı irşad ediyor; günahların kirlettiği gönül aynalarını parlatıyorlardı. Seyyid Sıbgatullah-i Arvasi (k.s) de sinesinin derinliklerinde aks-i Cemal'in hâsıl olmasına vesile olacak bir mürşidin elinden tutmak istiyordu. Mekteb-i ilm-i ledün olan tasavvuftaki ilk mürşidi Seyyid Tâhâ (k.s), Seyyid Sıbgatullah'ın (k.s.) sinesinde derya-yı aşkı hâsil edecekti. Mürşidi, Hakkâri'de irfan ve evliya meclislerinin gözbebeği, manevi makamı son derece âli bir zâttı. Bir gün Seyyid Tâhâ (k.s) ferasetiyle Sıbgatullah-i Arvasî'ye (k.s), haber göndererek en kısa zamanda gelip kendisine intisap etmesini emretti. Nakşibendî silsilesinin kendisinden sonraki halkası ona malum olduğu için Sıbgatullah-i Arvasî'ye (k.s) dair "Bu emaneti o yüklenecek." ifadesini kullanmıştır. Bu intisaptan bir müddet sonra mürşidi, onu Muhammed Nakşibendi (k.s) ile Molla Muhyeddin'e emanet etti. Bu, toprağa tohumu emanet etmek gibidir; vakti gelince hasatla topraktan emanet geri alınır. Şeyh Muhyeddin-i Suhrani  (k.s) Van'da yaşayan büyük bir Nakşibendî velisiydi. Seyyid Sıbgatullahi (k.s), bir gün Arvas'tan Van'a büyük bir heyecan ve edeple yola çıktı. Sinesinin derinliklerindeki boşluğu dolduracak olan Şeyh Muhyeddin-i Suhrani'nin (k.s) ellerinden tuttu. O, yeni mürşidinin sohbetlerini iştiyakla dinliyor; verdiği amelleri ihlâsla yapmaya gayret ediyordu. Böylece birkaç ay içinde gereken tüm merhaleleri aştı ve vefat etmiş ehlullahın ruhaniyetlerinden istifade edebilecek seviyeye geldi. Bir gün yine kabristandaki bazı kabirleri ziyaret etmişti. Dönüşte üstadı kendisine nereden geldiğini sorup, kabir ziyaretinden geldiğini öğrenince, kendisine bu yolda alabileceğini aldığını ve

artık bundan sonra kendilerine gelmesine lüzum kalmadığını belirtti. Bir müddet sonra Şeyh Muhyeddin(ks) vefat etti. Mürşidinin vefatına derinden üzülen Seyyid Sıbgatullah (k.s), tasavvufi basamaklarda adımlarına devam edecekti. Bundan sonra Bitlis'teki Şeyh Musa'ya (k.s) gitmeye başladı. Kadirî tarikatının Nuriyye kolunun şeyhi olan Şeyh

Musa'ya (k.s) karşı yoğun bir muhabbet duyan Seyyid Sıbgatullah (k.s), bu zâttan sitayiş ile bahsederek "Eğer Seyyid Tâhâ (k.s) üstadımı görmeseydim bu zâtın müridi olurdum." demiştir. Şeyh Musa'ya (k.s) intisaptan sonra Şeyh Abdülkadir'e (k.s) intisap etti. Bir müddet de bu zâtın tasarrufundan istifade eden Seyyid Sıbgatullah (k.s), daha sonra, Mevlâna Halid el Zülcenahayn'in (k.s) halifesi olan Şeyh Halid el Cezerî'ye (k.s] intisap etti. Bu zâta gidince, orada kendisini tanıyanlar ona dediler ki "Sen ki ilim menbai bir ailenin içinden geliyorsun, ne işin var buralarda?" kendisi de onlara "Eğer insanın elindeki tenceresi boş ise başka kapıya yönelir." diye cevap verdi. Seyyid Sıbgatullah (k.s) bu zâtın yanında zühd ve riyazatla amel etmeye devam etti. Kendisinde ins u cinin ameline denk cezbe-i hak tezahür etmeye başladı. Zât-ı tecelliye gark olarak kendi nefsinden geçmiş ve fenafillah, bekabillah makamlarına erişmişti. Bu süre zarfında onunla arkadaşlık eden herkes cezbe ve aşka düşmekteydi. Ne var ki diğer mürşidleri gibi bu zâtın da vefat etmesiyle yarım kalan sülüküne devam etmek üzere başka bir mürşide yöneldi. Seyyid Sıbgatullah'ın (k.s), bu zâtların yanı sıra Hızır (a.s) ile de bir müddet sohbet arkadaşlığı yaptığını daha sonra halifeleri ifade etmişlerdir. Şeyh Halid el Cezerî'nin (k.s) halifesi olan Şeyh Salih el Sıpiki (ks), Seyyid Sıbgatullah'ın (k.s) yeni mürşidi oldu. Ancak bu zâta devam ederken bir gün Seyyid Tâhâ (k.s), talebelerinden Molla Ömer el Horosi'yi (k.s), Seyyid Sıbgatullah'a (k.s) gönderip "Artık evine dönme zamanı gelmiştir." diye haber verdi. Sene 1840 idi. Nihayet hep beklediği, özlediği haberi almıştı. Bu haberden sonra tereddüt göstermeksizin derhal Seyyid Tâhâ'nın (k.s) huzuruna yöneldi. Gurbet, kişinin sevdiğiyle beraber olmamasıdır. Mürşidinden ayrı kalmanın getirdiği hasret sızısı nihayet son bulmuştur. Mürşidinin 'Dön!' emrine aşkla, şevkle uymuştu. Onun hakiki baba ocağı mürşidinin yanıydı. Kırk günlük bir süluk... Bu süre içerisinde mürşidi, Seyyid Sıbgatullah'ın (k.s) yetişmesine büyük ihtimam gösterdi. Bu ihtimamı mürşidi, şu sözlerle ifade etmiştir: "Herkesin yükü benim sırtımda ancak seninkisi boynumda." Seyyid Tâhâ  (k.s), bir ay boyunca onun sohbetinde bulunmasına izin verdi. Bazen odada yalnız kalırlar, aralarında uzun süren sessizlik olurdu. Seyyid Sıbgatullah (k.s) kalbî vukufla, mürşidinin kendisi hakkındaki meramını ne bir konuşma ne bir işaret olmadan anlamaktaydı. O, Seyyid Tâhâ'nın (k.s) sohbetlerindeki feyzle aşkullaha, ilmullaha ve marifetullahın tarif edilmez lezzetlerine, söylenemez sırlarına vâkıf oldu. Kendisinde ilmî, kalbî ve kabir

ehlinin hâllerine dair muazzam keşifler hâsıl olunca mürşidi ona şunu söyledi:

"Sen duasıyla belaların uzaklaştırıldığı, affedilmiş kullardansın. İstifade için büyüklerin kabirlerini ziyaret et. Sende saliklerin ünsiyeti oluştu." Seyyid Sıbgatullah (k.s), mürşidinin emrine teslimiyetle uyuyor; bir yandan da nefsine bu payeleri asla layık görmüyordu.

Bir gün Seyyid Tâhâ'nın (k.s) talebelerinden biri, Seyyid Sıbgatullah'ın (k.s) dedesi olan Molla Abdurrahman'ın "kutup" olduğunu söyledi. Seyyid Tâhâ  (k.s), yaşına rağmen canlılık ve parlaklığından hiçbir şey kaybetmemiş olan gözleriyle uzaklara bakıp Seyyid

Sıbgatullah'ı (k.s) kastederek şu sözü sarf etti: "Meşayih kabilesi olan Arvasîlerden evliya hiç eksik olmaz. Ama onun gibisi hiç olmadı. Hiç olmayacak da." Bu sözün hakikat olduğu zamanla ortaya çıkacaktı. Mürşidi, Seyyid Sıbgatullah'ın (k.s.) gayret ve iştiyakının her geçen gün arttığını görüyor; muhabbet basamaklarını koşarak çıkmasını sağlıyordu. Talebesinin yeteri düzeyde yetiştiğini görünce ona kendisinin halifesi olduğunu müjdeleyip şunları söyledi: "Bunu emir olarak sana emretmem ve kabul ettirmem boynumun borcu. Çünkü Risaletin Efendisinin (s.a.v.) ve meşayihin büyüklerinin emri bu. Ve bu emri kabul etmekten başka çare yok!" Seyyid Sıbgatullah'ın (k.s), bu emre karşı gelmesi asla düşünülemezdi. Yalnız, omuzlarına büyük bir emanetin bırakıldığını hissediyor; bu emanete en güzel şekilde sahip çıkabilmek için mürşidinden kalben himmet istiyordu. Ellerini birleştirip yavaş ve muntazam adımlarını bu hisler içerisinde atarak odadan çıktı. O, mürşidinin elinin her zaman omzunda olduğu hissedecek; karşılaşacağı sıkıntılara bu desteğin verdiği huzur ve güvenle sabredecekti. Kendisi

odadan çıkınca Seyyid Tâhâ'nın (k.s.) bir halifesi, hangi sebeple ona hilafet verdiğini sordu, o da şu cevabı verdi: "Benim iznimle mi halife oldu? Vallahi bana gelmeden önce o, kendi yurdunda şeyh idi." Ne var ki Seyyid Sıbgatullah (k.s.), hilafetin biraz da ayrılık anlamına geldiğini, bu derdi sinesinde taşıması gerektiğini biliyordu. Bundan sonra yılda en az iki kez mutlaka mürşidini ziyarete gelip onun manevi derece aldıran nazarlarına mazhar olacaktı. Hilafet aldıktan sonra kendisine, Seyyid Tâhâ'nın  (k.s) dostu denilir oldu. Seyyid Tâhâ (k.s), bu güzide halifesini herkesten ayrı tutuyordu. Vefatından bir yıl önce sohbetinde sevenlerine onun hakkında şu şiiri terennüm etti:

O benim yancağızımda

Çok güzel bir konumda

Korkarım olmaz yanında

Benzeyen bir kimse ona

Bir gün Seyyid Tâhâ  (k.s) kendisine haber gönderdi: "İrşadda bulun!" Seyyid Sıbgatullah (k.s) da hemen köy köy dolaşarak irşada başladı. Kısa zamanda insanların sinesinde mümtaz bir yere sahip oldu ve hizmetleri bereketlendi. Seyyid Tâhâ (ks) onun hizmetlerinden haberdar oluyor, Allahu Teâlâ'ya şükrediyordu. Seyyid Sıbgatullah (k.s) da yüzlerce talebesi ile birlikte ilkbahar ve sonbaharda bir hamal tutup Nehri'ye mürşidini ziyarete gidiyordu. Ayağı aksak olduğundan, bir hamalın yardımı ile yolculuk yapabiliyordu. Bir gün Seyyid Tâhâ (k.s), bu ziyaretlerden birinde ona aynı hizmette bulunduklarını ifade etmek için şunları söylemiştir: "Senle ben aynı boyunduruğa çekilmiş iki baş gibiyiz." Seyyid Tâhâ (k.s), böylelikle Seyyid Sıbgatullah'ı (k.s) ne kadar sevdiğini bir kez daha ifade etmiş oluyordu. Ne yazık ki seven ile sevilenin ayrılığı öteden beri dünyanın bir âdetiydi. Seyyid Tâhâ (k.s), bir gün rahatsızlandı; onun için vuslat artık çok yakındı. Sekerata girmişti. Yanındakiler "Ya şeyh!" diye seslendiğini duyduklarında kimi kastettiklerini sordular. O da şöyle buyurdu: "Sadece onu kast ediyorum. Yani Şeyh Sıbgatullah'ı (k.s.)" Sonra birkaç saat kendine gelemedi. Nihayet gözlerini açtığını gören sevenleri yeniden iyileşeceğini ümit ettiler. Fakat o, yanındakilere vasiyetini bildireceğini söyledi ve şunları ilave etti: "Beni o yıkasın. Cenazemi o kaldırsın. Defnimi o yapsın. Tüm elbiselerim, takkem, çorabım, hırkam, yastığım ona verilsin." Vasiyetinde Seyyid Sıbgatullah'ın (k.s) cenazesi ile ilgilenmesini istiyor, eşyalarını ona bırakarak halifesine olan muhabbetini bir kez daha işaret ediyordu. Vefat etmeden hemen önce Seyyid Sıbgatullah'ı (ks), kardeşi ve halifesi olan Seyyid Salih'e (k.s) emanet etti. Dilinden tevhid dökülerek mübarek gözlerini son kez kapadı. Sene 1852 idi. Vasiyeti üzerine definle bizzat Seyyid Sıbgatullah (k.s) ilgilendi. Mürşidinin mübarek yüzüne son kez baktı, nura gark olmuş bedenini özenle kefenledi. Besmeleyle mürşidini kabre defnetti. Bu mübarek beden vuslatın güzelliğiyle ne kadar hafiflemişti. O, boncuk gibi yaşlar gözlerinden dökülse de Seyyid Tâhâ'dan (ks) sadece zahiren ayrıldığını, batında hep birlikte olacaklarının tesellisi ile ayakta duruyordu. Kendisine emanet edilen mürşidinin eşyalarını evinde en güzide köşede itinayla sakladı. Son nefesine dek mürşidini özlem ve hayırla yâd etti. 


Seyyid Sıbgatullah-ı Arvasî Hz.'nin  İrşad dönemi 


Seyyid Sıbgatullah (k.s), gönlünün sultanı olan, mürşidi Seyyid Tâhâ'ya (k.s) intisap edeli henüz birkaç yıl olmuştu. Ailesi uzun yıllar boyunca Kadirî tarikatında nefs mücahedesini

sürdürürken kendisi Seyyid Tâhâ'nın (k.s) talebesi olarak Nakşibendî yolunda ilerlemeye başlamıştı. Mürşidi, bu kıymetli talebesinin yetişmesine ayrı bir ihtimam gösteriyor; onun ileriki yıllarda irşad ile vazifelendirileceğini ümit ediyordu. Nihayet kendisine Hz. Peygamber'den (s.a.v) Seyyid Sıbgatullah'ın (k.s) halifelik ve irşadla vazifelendirildiği bildirilince Rabb'ine sonsuz hamd u sena etti. O gün sohbete yine edeb ve muhabbetle gelmiş olan bu müjdeli talebesinin gözlerine sevgi ve şefkatle baktı. Sonra kendisine verilen vazifeyi tebliğ etti. Seyyid Sıbgatullahi (k.s) mahcubiyet içinde bu emre teslim oldu. Bu kutlu vazifeye hem kendisini layık bulmuyor hem de bir an bile gözünden uzak düşmeyi istemediği mürşidinden ayrılığa nasıl dayanabileceğini düşünüyordu. Seyyid Tâhâ (k.s) talebesinin hüzün ve kederini birer inci mercan olan sözleriyle ortadan kaldırıp onu dualar eşliğinde vazifesine gönderdi. Seyyid Sıbgatullah (k.s), üstadından hilafet alınca memleketi Arvas'a döndü. Nehri'den Arvas'a giderken ailesini ve kendisini bekleyen muhtemel sıkıntıları düşünüyordu. Çünkü o zamana kadar tüm aile Kadirî tarikatına mensuptu ve ilk defa birinin Nakşibendî halifesi olması pek hoş karşılanmayabilirdi. Ailesi onun hilafetini tebrik ve dualar ederek karşılarken o yörenin miri (vali) olan Hizanlı Mir Şeref, kendisinin hilafetine mesafeli yaklaştı. Mir Şeref, Seyyid Sıbgatullah (k.s) irşad vazifesine hemen başlayınca da çok geçmeden kendisini köyden çıkararak sürgüne gönderdi. Esasında Mir Şeref de Kadirî olup Arvasîler ailesine mensuptu. Bu ilk sürgünde Seyyid Sıbgatullah (k.s) Kavar isimli köye geldi. Burada yaşayanlar kısa zamanda kendisinin ve sohbetlerindeki tarif edilemez muhabbettin lezzetine vardılar ve ona candan bağlandılar. Bu köyde yaklaşık altı ay kaldı. Bir sabah Arvas'tan bir grup gelerek kendisinin tekrar köylerine dönmelerini rica etti. O da, buradakilerle helalleşip onlarla görüşmeye devam edeceğini söyleyerek kendi köyüne döndü. Ne var ki bir müddet sonra Mir Şeref, Seyyid Sıbgatullah'ı (k.s) bir bahane ile tekrar sürgüne gönderdi; amacı onu bu yöreden tamamıyla çıkarmaktı. Bu sürgünde ise Horos köyüne geldi. Burada da irşad ve hizmete devam etti. Karşısına çıkan sıkıntı ve musibetler kendisini aslî vazifesinden alıkoyamıyordu. Kısa bir müddet sonra üstadı Seyyid Tâhâ'ya (k.s) giderek Mir Şeref'in yaptıklarını bildirmek durumunda kaldı. Seyyid Sıbgatullah (k.s) yağmur yüklü bir bulut misaliydi; kurumuş toprakların suya gark olup mümbit bir ovaya dönüşmesini arzu ediyordu. Fakat bir rüzgâr kendisine devamlı mâni olmaktaydı. İrşadla vazifelendirilip ayrıldıktan beri ilk kez Nehri'ye geliyordu. İçinde hem tarifsiz bir sevinç hem de keder vardı. Üstadına irşad esnasında yaşadığı sıkıntıları anlatarak ona rahatsızlık vermekten ziyadesiyle endişe duyuyordu. Kederinin sebebi buydu. Sevinci ise vuslata erecek olmaktandı. Bineğinden inip Nehri'nin taşlı yollarına basar basmaz mübarek kalbi coşku ile atmaya başladı. Üstadının kapısına gelince ise dizlerinin titrediğini hissediyordu. Özlemin en çok olduğu an, vuslata en yakın olunan andi. Edeple müsaade isteyip içeri girdi, üstadının ellerinden öptü. Seyyid Tâhâ (k.s), talebesinin muhabbet dolu adımlarını, heyecandan titreyen sesini mütebessim bir çehreyle takip ediyor; kendisiyle yeniden buluşmaktan duyduğu sevinci böylece belli ediyordu. Seyyid Sıbgatullah(  (k.s), üstadından aldığı bu güzel işaretle cesaretlenip yaşadığı sıkıntıları anlattı. Seyyid Tâhâ'nın (ks.) yüzündeki mütebessim çehre yerini ciddi bir ifadeye bıraktı ve bir müddet murakabeden sonra başını kaldırıp "Merak etme Mir Seref Bitlis'e çektirildi, köyüne dönebilirsin." dedi. Müjdeyi alan Seyyid Sıbgatullah (k.s), üstadının dualarıyla yeniden memleketine döndü. Ancak kısa bir süre sonra Mir Şeref tarafından yine sürgüne gönderildi. Seyyid Sıbgatullah (k.s), bu sürgünler sebebiyle irşadının aksamasından derin hüzün içerisine giriyor, yeniden üstadından himmet istemekten başka bir çaresinin olmadığını düşünüyordu. Tekrar Nehri'ye üstadına gitti. Şimdi ilk gelişinden daha sıkıntılı bir hâl içerisindeydi; fakat kendisine de ancak üstadı himmet edebilirdi. Seyyid Tâhâ  (k.s), bu seçkin halifesinin irşad aşkıyla yanmasına rağmen yaşadığı sıkıntıların kendisini hüzne boğmasina çok üzülüyordu. Yine murakabeye daldı ve sonra "Merak etme, şu anda Mir Şeref'ten tamamıyla kurtuldun, onu payitahta çağırdılar." dedi. Nitekim kendisi, köye döndüğünde gerçekten de Mir Şeref'in İstanbul'dan gelen ani bir emir üzerine çağrılıp derhal gittiğini öğrendi. Bir daha da Mir Şeref'ten haber alınmadı. Sene 1847'dir ve mirlik kurumu tamamen ortadan kaldırılmıştır. Ne var ki bu olaylar Seyyid Sıbgatullah'ı (k.s.) ve ailesini çok üzmüştü. Bundan böyle irşada başka bir yerde devam etmek gerektiğini görüyordu. Müsaade ve duasını almak üzere üstadının huzuruna giderek Arvas'tan çıkıp başka bir yere yerleşmek istediğini belirtti. Seyyid Tâhâ  (k.s) yaşananlara hakkıyla vâkıftı ve halifesinin bu isteğini yerinde bulmaktaydı. Kendisine kuş uçmaz kervan geçmez ifadesindeki gibi ücra yerlerden bir yer seçmesini söyledi. Seyyid Sıbgatullah(ks), üstadının tavsiye ettiği özellikte bir yer bulmak için tek başına yola koyuldu. Bir bineği, kendisine yetecek kadar su ve bir miktar yiyeceği, üzerindekinden başka ikinci bir kıyafeti ile günler boyunca ilerledi. Birkaç değişik köyden geçti; fakat hiçbiri üstadının ifadesindeki yere uygun değildi. Bir müddet daha yoluna devam etti ve nihayet hayvanların bile bir noktadan sonra gidemeyeceği, dağların tepesinde bir köyün alt taraflarına gelip dinlenmeye başladı. Bedenen gerçekten çok yorulmuştu; fakat bâtinen her zamankinden daha dinçti. Biraz sonra yukarı taraflardan bazı insanların baş ve sırtlarında birtakım eşyalarla dağdan indiklerini gördü. Seyyid Sıbgatullah (k.s) onlara selam verip "Nerelisiniz?" diye sordu. "Yukarıdaki köydeniz." dediklerinde "Nereye gidiyorsunuz?" dedi. Köylüler de "Mallarımızı Hizan'a götürüp satmak istiyoruz." diye cevap verdiler. Sonra "Hayvanlarınız yok mu?" denilince onlar "Yukarıya kadar yol olmadığından bir yerden sonra hayvanlarla gidip gelemiyoruz, onun için yaya inebiliyoruz." dediler. Bu cevap karşısında Seyyid Sıbgatullah (k.s) üstadının söylediğine uygun yerin burası olduğunu anladı ve heyecanla sormaya devam etti. "Köyünüzün adı ne?" diye sorunca "Kolat." dediler. Ardından "Size namaz kıldıracak, dini bilgileri sunacak bir imamınız var mı?" dediğinde "Hayır." diye karşılık verdiler. Bunun üzerine Seyyid Sıbgatullah (k.s) sevincini güçlükle saklayarak "Size imam olmamı ister misiniz?" dedi. Bu soru ne güzeldi! Tarife gelmeyen, paha biçilemeyen bir hazine onlara sunulmaktaydı. Köylüler bunun henüz farkına varamasadalar da; sükûnetle kendilerine soru soran, bakışında edasında etrafina huzur saçan bu zâtın tesiri altına girmişlerdi bile. Ona "Siz köye çıkın, büyüklerimizle görüşün, umarız kabul ederler." dediler. Seyyid Sıbgatullah (k.s), eğimli arazide üstadının rabıtasıyla yukarıya doğru adımlarını atıyor; aşağıya inen köylüler ise biraz önce kendilerine sorular soran bu zâtı düşünüyorlardı. Yukarı çıktığında ise bir grup insanın bir evin önünde oturup konuştuklarını gördü. Onlara selam verip hasbihâl ettikten sonra düşündüklerini aktardı. Köylüler, Seyyid Sıbgatullah'ın (k.s) sadeliği ve tevazuundan kısa sürede ona yakınlık kurdular. Bu zâtın her hâliyle farklı ve kıymetli olduğunu fark ederek onu memnuniyetle kabul ettiklerini söylediler. Böylece orada irşad vazifesini yerine getirmeye devam etti. Köylülere vakit namazlarını kıldırdıktan sonra onlara haram ve helallerden, sünnete uymanın öneminden, dünyanın geçiciliğinden, Allahu Teâlâ'nın velilerine tâbi olmanın güzelliklerinden bahsediyordu. Kısa süre içerisinde kendisini tüm köye sevdirip herkesin tarikata girmesini sağladı. Allahu Teâlâ, kendilerine büyük bir ihsanda bulunmuş, çok kıymetli bir velisini irşad için göndermişti. Köylüler bu ihsanın her geçen gün daha da iyi idrakına varıyor, onun kendilerinden ayrılmasi ihtimalinden çok endişe ediyorlardı. Bir gün kendisine edeple yaklaşarak eğer müsaade buyurursa kendisinin eş ve çocuklarını köye getirebileceklerini söylediler. Böylece Seyyid

Sıbgatullah'ın (k.s) köylerine iyice yerleşmesini umuyor, ayrılık derdiyle sinelerinin yanmamasi için her çareye başvuruyorlardı. Aslında o da ailesini buraya getirmeyi düşünüyordu; fakat nasıl yapacağına henüz karar vermemişti. Malum, köyün yeri ulaşım açısından çok zor bir konumdaydı. Köylüler, mürşidlerinin müsaadesini aldıktan sonra hemen birkaç kişiyi görevlendirip eş ve çocukların köye getirilmesi için Arvas'a gönderdiler. Onlar da tüm aile efradını alıp getirdi, böylece tam bir yerleşme gerçekleşti. Seyyid Sıbgatullah'ın (k.s.) ilk irşad hayatı ve şöhreti burada başlayıp etrafa yayıldı. Onun sohbetini dinleyenler gün geçtikçe çoğalıyor, esir-i dünya olan kalpler esir-i aşk oluyordu. Hizan'a bağlı olan bu köyde Seyyid Sıbgatullah (k.s) o denli meşhur oldu ki; bölge halkı onu Gavs-ı Hizan (k.s) olarak anmaya başladı. Bu onun ikinci ismi olacaktı. Gavs-ı Hizan  (k.s) uzun bir müddet burada kaldıktan sonra irşadına Gayda isimli köye yerleşerek devam etmeye karar verdi. Köylüler, tam bir muhabbetle kendisine bağlandıkları bu büyük zâtın gidişine çok üzülüyor; bu kararın hikmetlerine vâkıf olamadıklarını düşünerek mürşidlerine edeple veda ediyorlardı. Bundan böyle Gayda'ya sık sık giderek kendisiyle özlem gidermeye çalışacaklardı. Gavs-ı Hizan'ın (k.s) gelip yerleştiğini duyan pek çok seveni Gayda'ya akın etmeye başladı. Kendisi burada medrese, cami inşa etti ve divan denilen tekkeyi kurdu. Artık iş daha kolaylaşmış, irşad daha yaygınlaşmıştı. O, ismiyle müsemma idi; Allah'ın boyası ile boyananlardandı. Üstelik virane gönülleri bu boya ile boyayarak mamur hâle getiriyordu. Müridleri her müşküllerini ona danışarak çözer, hayır işlerde ise dualarını almak isterlerdi. Her iş ve sıkıntılarını öylesine ona dayanarak hallederlerdi ki bazen en ufak bir aksilik yaşasalar hemen "Ya Gavs!" diye ondan himmet isterlerdi. Bir gün talebeleriyle oturmaktaydı. Kendisi murakabe hâlindeydi, sonra birden tebessüm etti. Bu hâli daha önce hiç görmeyen talebeleri merakla "Tebessüm etmenizin hikmeti ne idi efendim?" diye sordular. Buyurdu ki "Bir talebemiz Botan Çayı'nda başını yıkamış saçını tararken tarak saçına takıldı. Canı acıyınca 'Ya Gavs!' diyerek bizden yardım istedi. Onun için tebessüm ettim." 


Kendisi bir yandan insanlarla gece gündüz ilgileniyor bir yandan da gönül aynasında Cemal-i Yâr'i aksettiren mürşidi ve yegâne ümidi Seyyid Tâhâ'yi (k.s) yılda en az iki kez ziyaret etmeyi ihmal etmiyordu. Ziyaretler arasında ise ona mektuplar göndererek hem iyi olduğu haberiyle neşeleniyor hem de birtakım meselelere dair hikmetli sözlerine nail oluyordu. O mektuplardan birinde Seyyid Tâhâ (k.s) "Talebenin hocasına ihlâs ve muhabbeti tam, tâbiliği dürüst olup, hâl sahibi olmasa zararı yoktur. Bu üçünden birinde noksanlık olup, hâl var ise Allah korusun istidractir. Şekavet alametidir." diye yazdı. Bu mektuptaki mananın büyüklüğünü sık sık düşünen Gavs-ı Hizan (k.s), bir sene sohbete bu sözlerle başladı. 


Gavs-ı Hizan  (k.s), üstadının "Ne kendin sesli zikret, ne de başkasına ettir." emrine uymaktaydı. Zira Nakşibendîlik sessiz zikri düstur kabul etmiştir. Öyle ki, insanlar sesle olan bütün zikirleri mezmum (kötülenmiş) sandılar. Yanındakilerin gönüllerinden geçeni anlayıp şöyle buyurdu: "Bütün zikirler mezmum değildir. Teşrik tekbirleri, ölüye telkin, aksırıp "Elhamdülillah" diyene "Yerhamükellah" demek, derin vadiye inerken yükseğe çıkarken okunacak tesbihler ve benzerlerini sesli söylemek sevap olup, kitaplarda gelmemiş ve sabit olmamış olanlar mezmûmdur." 


O, tasarrufu çok kuvvetli olan mürşid-i kâmillerden biriydi. Sohbetinde bulunup bir teveccühüne mazhar olanın kalbinde, Allahu Teâlâ'nın muhabbeti yerleşiyordu. Tâbileri ve talebeleri onun dinin emirlerine son derece hassasiyetle uyduğunu, yasaklarından sakındığını görür ona benzemeye çalışırlardı. Onun, geceleri ibadetle geçirdiğini ve "Bizim gerçek bağlılarımız teheccüd namazına kalkanlardır." dediğini hatırlarında tutar; kendileri de teheccüdden gafil olmazlardı. Mürşidlerinin uykusunu, öğleye yakın kısa bir müddet kaylûle yaparak telafi ettiğini öğrendiklerinden beri bu saatlerde onu rahatsız etmemeye ihtimam gösterirlerdi. Gavs-ı Hizan (k.s), akşam namazından sonra da evvabin namazını kılardı. Dostlarıyla sohbetinden sonra murakabe hâlinde olur, Allahu Teâlâ'nın mahlûkatı hakkında tefekkür ederdi. Onun hep kıbleye dönük oturduğunu fark eden talebeleri, buna son hastalığında dahi çok dikkat ettiğini görmüşlerdi. O, Allahu Teâlâ'nın bütün mahlûkatı üzerine çok merhametliydi. Sıla-i rahim yapardı. Dostları vefat ettiğinde onların çocuklarını arar, gözetir ve taziyede bulunurdu.Sohbetlerinde kendisine karşı çıkanlara çok şefkatli ve nazik davranırdı. Kendisine kötülük yapanlara iyilik yapardı. Yemekte kendisinden evvel kimsenin sofradan kalkmamasını emrederdi. Kalkan olursa onu men ederdi. Allahu Teâlâ'nın emirlerine ve sevgili Peygamberimizin (s.a.v) sünnetine tam olarak uyardı. Çevresindekileri de bu konuda gözetir, hassasiyet göstermeleri için ikaz ederdi. Bu yıllarda başka bir kıymetli mürşid-i kâmil olan Abdurrahman-ı Tağ (k.s) de, Kadirî şeyhi olarak Tağ köyünde hizmet ve irşad ediyordu. Bu köyde yaşayan Süleyman Erbusi isimli bir kişi, Gavs-ı Hizan'a (k.s) intisap etmişti. Abdurrahman-ı Tağî (k.s) zaman zaman bu kişiye takılır, mürşidinden sorardı. Kendisi de kalbinde tarif edemediği boşluğun sızısını taşır; bu sızıya çare olur ümidiyle geceleri kabristanda dünyanın geçiciliğini tefekkür eder, ancak sabah olduğunda evine dönerdi. Nihayet bir gün Süleyman Erbusi ile Gayda'ya gidip onun mürşidini ziyaret etmeye karar verdi. Ziyarete giden yol boyunca kalbindeki boşluğun yerini bir heyecanın aldığını fark etti. Gavs-ı Hizan  (k.s), onun gelişinden çok memnun olmakla birlikte neden geldiğini de sordu. Abdurahman-ı Tağî  (k.s) sadece “Size geldik." diyebildi, kalbi öylesine atmaktaydi ki dilinden her harfi teslimiyet içeren iki kelime ancak çıktı. Abdurrahman-ı Tağî  (k.s), ballar balını bulmuştu; kovanını yağma edip her şeyden vazgeçerek kendini bu büyük mürşidin terbiyesine bıraktı. Gavs-ı Hizank.s.) ilerde en seçkin halifesi olacak bu kıymetli talebesini her biri birer irfan bahçesi olan sohbetleri ve aşkı kıvılcımlandıran nazarlarıyla ince ince işledi. Artık Abdurahman-ı Tağî'nin (k.s) kalbinde ne boşluk ne de sızı vardı, her geçen gün genişleyen bir aşk deryası kalbini kaplamaktaydı. Can, mal ve ailesiyle mürşidine hizmet etmeye başladı.


Gavs-ı Hizan  (k.s) bir gün talebelerine "Filan tepeye çıkalım, orada sohbet edelim." buyurdu. O gün talebeleriyle yola çıktılar. Tepenin eteklerine gelince talebelerden bazıları önden yürüyüp oturulacak yerleri hocaları tepeye çıkıncaya kadar düzeltmek istediler. Gavs-ı Hizan (k.s.), oğlu ve yakın talebesi Abdurrahman Tağî (k.s) en arkada ve aşağıda idi. Sonra birden önden giden talebelerin birinin ayağının altından koca bir taş yuvarlandı. Taş hızını gittikçe artırarak biricik mürşidlerinin üzerine doğru geliyordu.

Bütün talebeler korkuya kapıldılar. Yalnız Abdurrahman-i Tağî (k.s) birden mürşidinin önüne geçerek, taşın ona değmesine engel olmak istedi. Taş, hikmet-i ilahî ile tam önlerindeki bir kayaya çarptı ve orada kaldı. Gavs- Hizan (k.s.), Abdurrahman-ı Tağî'nin (k.s) canı pahasına yaptığı bu hareketten son derece memnun oldu. Gavs-ı Hizan  (k.s), ömrü boyunca İslamiyet'i öğrendi, öğretti. İnsanlara anlatarak onların iki cihan saadetine kavuşmaları için çalıştı. Bir gün talebelerine şöyle anlattı: "Sırrî-yi Sekati  (k.s) buyurdu ki 'Korku, küfürden başka kalp hastalıklarını giderir. Muhabbet bunu da siler.' Bunun için biz yolumuzda muhabbeti esas aldık.” Mürşidinin bu sözleri üzerine Abdurrahman-ı Tağî  (k.s) "Muhabbet ve ihlâstan hangisi üstündür?" diye sorunca "Bu ikisi yemek ve su gibidir. Yani bu ikisi olmadan tasavvuf yolculuğu olmaz." buyurdu. Abdurrahman Tağî (k.s) yine "Hangisi asıldır?" dedi. Ona cevaben "İhlâs." buyurdu. Sohbetin devamında tasavvuf yolcusunun durumuyla ilgili olarak "Fıkıhta bir mezhebe uyup amel edenin içtihat derecesine varmadıkça, imamından ayrılıp naslara uyması doğru olmadığı

gibi, tasavvuf yoluna intisap eden bir kimsenin de, hocasının ve hocasının halifelerinin koyduğu usul ve edeplerden dışarı çıkması uygun değildir." dedi. Sohbette bunları söylemesinin sebebi biraz evvel ayağını öpmek isteyen talebesine mani olmasıydı. Abdurrahman Tağî (k.s) "Bu hususta hadis-i şerif vardır. Birisi Resulullah'tan (s.a.v) elini öpmek için izin istedi, müsaade buyurdu. Ayağını öpmek istedi, müsaade buyurdu. Secde için izin istedi, müsaade etmedi." dedi. Bunun üzerine Gavs-ı Hizan (k.s), bu yolun geçmiş büyüklerinin birinden ve kendi üstadından bahsedip "Bu işe mâni olurlardı. Şöyle ki, Muhammed Pârisâ (k.s) vefat edince, oğlu babasının ayağını öpmek için eğildiğinde, öptürmemek için ayağını çekmiştir." buyurdu. Bir gün talebeleriyle olan sohbeti sırasında "Bizim yolumuzun esası sohbet ve muhabbettir. Sohbet muhakkak lazımdır. Sohbet, dünya bağlılıklarını keser ve hakiki imanı kazandırır. Ashâb-ı Kirâm'dan bazılarının 'Gelin bir saat iman edelim.' sözlerindeki imandan maksat, sohbettir. Yani bir saat sohbet edelim de imanımız yenilensin, kuvvetlensin." buyurdu. Bazı sohbetlerinde ise uzun zaman konuşmazdı. Bu yüksek zümrenin hâllerini bilmeyen bazı zahir âlimleri onun sohbetine geldiklerinde "Acaba Gavs-ı Hizan (k.s) niçin bize bir şeyler anlatmıyor?" dediklerinde "Sükûtumuzdan istifade edemeyen, konuşmamızdan da edemez." buyururdu. O, âlimler üzerinde de tasarrufu tesirli kâmil bir mürşiddi. Onun sohbetlerindeki Rabbanî ilhamlardan nasiplenmek isteyen nice âlim onu ziyarete gelirdi. O âlimlerden biri de Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin babası Sofi Mirza Efendiydi. Bediüzzaman, kendisi doğmadan vefat eden bu büyük zâtı hem babasından hem de çevresindeki pek çok kimseden dinlemiş; onun hizmetlerinin tesirini yıllarca müşahede etmişti. Gavs-ı Hizan'ın (k.s) büyük halifesi Abdurrahman-ı Tağî'ye (k.s) küçük yaşlarda talebe olmuş; yıllar sonra müellifi olduğu Risale-i Nur Külliyatının bu kıymetli velilerin ilminden bir damla olduğunu ifade etmiştir. "Şu üslûp, bu silsilenin mübarek hırkalarının parçalarından dikilmiştir. Yani Şah-ı Nakşibendi (k.s), İmam-ı Rabbani (k.s), Halid-i Bağdadî (k.s), Seyyid Tâhâ (k.s), Seyyid Sıbgatullah (k.s) gibi evliyaya işaret var." (Münazarat) Yine Bediüzzaman Hazretleri başka bir sohbetinde "Nurs seyahatlerimiz esnasında üç beş defa Hizan'a uğramıştık. Hizan yakınlarında Gayda kasabası bulunmaktadır. Biraz önceki nakillerde adı geçen Seyyid Sıbgatullah (k.s) burada bir tepecikte medfundur. Bu tepede ayakkabılar çıkartılarak,hürmet içinde ziyaretler yapılmaktadır." diyerek Seyyid Sıbgatullah'ı (k.s) anmıştır. Seyyid Sıbgatullah (k.s), ömrünü sohbetler vesilesiyle insanları irşad etmeye adamış, Allahu Teâlâ'nın katında yüksek derecelere ulaşmış, onun hizmetleri ve tesiri geniş bir coğrafyaya on yıllar boyunca yayılmıştır. Seyyid Sıbgatullah (k.s); Bitlis, Hizan, Gayda, Muş, Ağrı, Hakkâri, Van ve Siirt havalisini, Irak'ın kuzeyini, İran'ın batısı ve Doğu Anadolu ahalisini irşad etmiş, etnik yapısı karışık olan bu bölgeyi tek bayrak altına toplayanlardan olmuştur. Tesir ettiği bu geniş coğrafyada hiçbir Şiî hareketi bulunmaz, Osmanlı Devleti'nin şarkta bu konu ile alakalı hiçbir meselesi olmazdı. Bu bakımdan bu bölge tam emniyet ve güven içerisinde sükûnette olurdu. Bu ülke coğrafyasına yaptıkları hizmetlerden sonra sevenlerinden biri isimlerini ebedileştirmek için yaptırdığı çeşmede şöyle bir kitabe yazmıştır:

Buradaki ses manevi uluların sesidir,

Nô-ehle pinar, ehle nur ve feyz çeşmesidir,

Kalp destini boş getir, doldurmak istiyorsan,

Korkma bitmez, Nehri'nin Arvâs'ın deresidir.

(Trabzon'un Sürmene ilçesine bağlı Baştımar Köyü'ndeki "Çeşme" kitabesi)



Seyyid Sıbgatullah-ı Arvasî Hz.'nin Vefatı

Bir tohum toprağa düşer, sonra onun filizlenip başağa dönüşmesi için üzerinden çok mevsimler geçer. Bir tohum neş ü nema olup yeni yeni başaklar toprağa bırakırken artık yüzünü yavaş yavaş toprağa döner. Bu dönüş de yeni bir doğuşun başlangıcı olacaktır; sonbahar... Çocuk yaşından beri eğitimle geçen vakitler, irşad vazifesine başlamasıyla dokunup güzelleştirdiği sayısız kalpler derken artık Seyyid Sıbgatullah-i Arvasî Hazretleri vuslat özlemine kapıldı ve Allah Teâlâ'ya kavuşmanın hazzına düştü. Ailesi ve sevenlerine her yeni gün vefatının yaklaştığına dair bazı işaretler veriyordu. Öyle ki gördüğü rüyaları vefatına yorumluyor, bazı geceler evinden dışarı çıkıp gökyüzündeki kızıllığa bakıyordu. Belli ki bir işaret, bir iz arıyordu. Böyle gecelerden birinin sabahında bu gece öleceğimi sanmıştım, demişti. Bir sohbetinde’’ sonbahar bitmeden öleceğim’’ dedi. Verdiği işaretler üzerine sevenleri, Gavs-ı Hizanın (k.s) vefatının yaklaştığını anlamışlar; ancak hiçbiri bu ayrılığın bu denli yakın olacağını düşünmemişti. Sonbaharın bitmesine zaten çok az zaman kalmıştı. Vefatına işaret ettiği cumartesi günü geldiğinde ise Molla Abdurrahman-ı Meczup (k.s) ve Abdurrahman Taği Hazretlerini yanına çağırdı Abdumahman-ı Taği Hazretleri, Gavsı Hizan'ın (k.s) yanına vardığında onun omuzlarının titrediğini gördü. Sekerat hâline girdiğini anlayıp hemen sessizce Yasin suresini okumaya başladı. Allah Teâlâ'ya kavuşma ârzusunun eseri kendilerinde görülüyordu. Ağrıları hafifleyince Abdurrahman-ı Taği ye (k.s) doğru döndü ve gülümseyerek “Böyle olsun bakalım.” dedi. Bu sözüyle Abdurrahman-ı Taği Hazretlerine ölümü tercih ettiğini söylüyordu, Pınarlardan çıkan suyun fokurdaması gibi latif ruhunun titrediği mübarek vücudunda belli oluyordu. Mübarek sarığını çıkardı. Göğsüne buz koyup yüksek sesle Yasin suresinin okunmasına devam edilmesini söyledi. Bir ara sessizce “Amel ediniz?” dedi. "Amel nedir?” diye sorduklarında “Amelden maksat rabıtadır, yani mürşidini düşünüp ona bağlanmaktır.” buyurdu. Ardından devam ederek "Maksat, islamiyet'in bildirdiği yönde istikamet üzere olmaktır. Bidatten ve İslamiyet'e aykırı olarak yapılan amellerden feyz alınmaz, Tasavvuf, İslamiyet'e uymak demektir” dedi. Bu müridlerine olan son nasihatiydi. Bir an evvel Allah Teâlâ'ya kavuşmaya iştiyaklı olduğundan dolayı ruhunun çabuk çıkması için dua edilmesini ve ecelinin çabucak son bulması için de oğluna sadaka vermesini emretti. Bu sırada yanına girenlere oturmalarını söylüyordu. Sevenlerinin ise gözlerinden usulca sicim gibi yaşlar dökülüyordu. Sekeratın şiddet ve ağır hâllerinden hiç şikâyetçi olmadı. Kendisini yatağına koymalarını isteyinde kollarındarı tuttular. Lakin yatağa kadar yürüyerek gitti ve yuksekliği bir dirsek boyu olan sedirine kendisi çıktı, Halbuki son hastalığında ayağa kalkmaya gücü yoktu. Sağ yanına yaslandıktan sonra, sarığının taylasanını yüzüne düşmüş olarak gördüler. Sarığı kendisi mi örttü yoksa sarık kendisi mi düştü, hiçbiri bilmiyordu. Sarığı yüzünden aldıklarında ise Gavs-ı Hizan'ın (k.s) mütebessim bir vaziyette vefat etmiş olduğunu gördüler. O anda etrafa bir koku yayıldı, öyle ki dışarıdaki insanlar dahi bu misk kokusunu duydular. Bu koku defin esnasına kadar devam etti. Gavs-ı Hizan'ın (k.s) oğlu Şeyh Celaleddin, babasının mübarek naaşını Abdurrahman-ı Taği Hazretlerinin yıkamasını istedi. Abdurrahman-ı Taği (k.s) ise biraz çekindi. Yaşarken nurlu yüzünü en güzel şekli ile gördüğü hocasi hatıralarında hep aynı kalsın istiyordu. Fakat mübarek vücutlarını yıkarken çehrelerinde taşıdıkları o kemalat halinin aynen durduğunu gördü. Alnının ortası sararmış, iki yanı ağarmıştı. Sanki oradan nur çıkıyor ve etrafa yayılıyordu. Abdurrahman-ı Taği (ks) bundan sonra rabıtasında hocasını hep o günkü haliyle düşündü. Çünkü hayattayken yüzünü o andan daha güzel hiç görmemişti. Mübarek bedeni de hayattayken olduğundan çok daha yumuşak bir hâl almıştı. Hayattayken ağır cüsseli olmasına rağmen yıkanması esnasında bir kişi onu rahatlıkla bir ya dan öbür yana tek elle çevirebiliyordu. Ölüm kendilerin kadar hafifletmişti. Seyyid Sıbgatullah-ı Arvasi Hazretleri hicri 1287 miladi 1870 yılı ramazan ayının üçüncü gününe rastlayan yani cumartesi günü zeval vaktinden sonra vefat etti. Vefatının ardından orada bulunanlardan biri “Sonbaharın bitmesine kaç gün kaldı?” diye sordu. Bunun üzerine Abdurrahman-ı Taği Hazretleri de aynı soruyu hesap ilminden anlayan birine sorduğunda “Ramazan bayramından üç gün sonra sonbahar mevsimi Sona erecek cevabını aldı. Böylece Gavs-ı Hizan Hazretlerinin işareti gerçekleşmiş oldu. Bir tohum ardından yeni yeni filizler bırakmak için toprağa düştü... Kabri Bitlis'in Hizan ilçesine bağlı Gayda köyün lunmaktadır. Mübarek kabrinin ayakucunda halife Halid-i Oleki Hazretlerinin şu sözleri yazılıdır. “Bu Gavs-ı Hizani Es-Seyyid Sıbgatullah-i Arvasi hazretlerinin türbesidir. Manevi ilimlerden aldığım feyzle fetva veriyorum ki; onun methiyesinde “peygamberlik" mertebesi dışındaki, bütün beşeri vasıfları çekinmeden sayabilirim. Eğer onun kabrini ziyaret edenler zahiri perdeyi aralayarak mana âlemine bakabilselerdi bu mübarek türbede kıyamet gününe kadar onun ziyareti için gelen meleklerin izdihamını göreceklerdi."

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

TESBİHAT

HATME DUASI

ZİLHİCCE'NİN ON GÜNÜ; LEYALİ-İ AŞERE