BÜYÜKLERİN HAYATI/ŞEYH SEYYİD TAHA-İ HAKKARİ (K.S)
Seyyid Taha Hz nin Terceme-i Hali ve İlim Tahsili
Seyyid Tâhâ (ks), silsile-i aliyye adı verilen, insanlara Islamiyet'in emir ve yasaklarını anlatarak onların dünya ve ahirette saadete, mutluluğa kavuşmalarına vesile olan büyük âlimdir ve velilerin otuz birincisidir. Peygamber Efendimizin[s.a.v.] neslinden olup Seyyid Abdülkadir Geylanî Hazretlerinin on birinci torunudur, Alnı geniş, kaşları gür, iki kaşının arası açık, mübarek gözleri siyah, yüzü yuvarlak, sakalı top, orta boylu bir nur parçası idi. Şihâbüddîn, İmâdüddîn, Kutbü'l-İrşâd Vel-Medâr lakaplarıyla ve Hakkâri nispetiyle meşhurdur. Mevlânâ Halid-i Bağdadî Hazretlerinin halifelerindendir Doğum tarihi bilinmemekle birlikte 1853 senesinde Şemdinli yakınlarındaki Nehri'de vefat etmiştir. Kabri orada olup ziyaret edilmekte, feyz ve bereketlerinden istifade olunmaktadır.
Terceme-i Hâli
Abdülkadir Geylanî'nin (ks) torunu olan Seyyid Ebubekir, dönemin müşrik zalimlerinden Hülagu'nun zulmünden kaçıp ailesiyle beraber Türkiye'nin Irak sınırı yakınındaki bir köye yerleşir. Birkaç kuşak burada kaldıktan sonra aile, zaman içinde birkaç merkez daha değiştirerek Nehri'ye yerleşir. Seyyid Salih'in eldeki şecere belgelerine göre iki oğlu vardır: 1- Seyyid Abdullah. 2- Seyyid Ahmed. Seyyid Abdullah, Mevlânâ Halid Hazretlerinden hilafet aldıktan sonra, kardeşi Seyyid Ahmed ile birlikte üstadının emri ile Nehri'ye yerleşir. Seyyid Ahmed'in dört oğlu vardır: 1-Seyyid
Muhammed. 2-Seyyid Tâhâ. 3- Seyyid Salih. 4-Seyyid Abdülkerim. Seyyid Tâhâ [ks] Nehri (Bağlar) isimli köyde doğar. Kalabalık bir seyyidler topluluğu içinde yavaş yavaş her çocuk gibi hayatın akışına yönelir.
İlim Tahsili
Seyyid Tâhâ'nın (ks) çocukluğunda büyüklük ve olgunluk hâlleri görülür, zekâ, istidat, vakar ve heybeti ile herkesin dikkatini çekerdi. Onu her gören ilerde pek büyük bir zât olacağını söylerdi. İlk eğitimini ailesinden aldı. Küçük yaşta Kur'an-ı Kerim'i hatmetti. Sonra ilim tahsiline başladı. Osmanlının doğudaki medreseleri olan Süleymaniye, Kerkük, Irak, Erbil, Bağdat gibi ilim merkezlerine giderek şöhretli âlimlerden, tefsir, hadis, fıkıh gibi zahirî ilimleri, zamanın fen ve edebiyat bilgilerini öğrendi. Zekâsı zamanla çevresindeki herkesi hayret içinde bırakmıştır. Bir gün arkadaşları ile abdest almak için dışarı çıktıklarında bir su birikintisini görürler. Seyyid Tâhâlks.) abdest için eğildiğinde arkadaşları itiraz edip "Burası çok küçük bir su birikintisi. Buradan abdest alınamaz!" diye karşı çıkarlar. Ancak Seyyid Tâhâ (ks) arkadaşlarına: "Bu su akıcı bir sudur, sizler de ilim talebesisiniz. Bilirsiniz ki buradan abdest alınabilir. Ayrıca Rabb'im isterse burada balık bile yaşar." der. Arkadaşları "Biraz hayalî konuşuyorsun, eğer balık karada yaşasaydı burada da yaşayabileceğine inanırdık." deyince Seyyid Tâhâ (ks) hemen elini suyun içine daldırıp çıkarır. Arkadaşları onun elinde büyük bir balığın olduğunu hayretler içerisinde kalarak görürler. Bundan sonra kendisine karşı daha çok saygı duymaya başlarlar. Seyyid Tâhâ (ks) zahiri ilimleri başarıyla tahsil ettikten sonra batini ilim olan tasavvufa yönelir.
Seyyid Taha Hz nin İntisabı
Seyyid Tâhâ (ks) tahsil hayatına adım adım devam ediyor, içinde ilme karşı büyük bir iştiyak duyuyordu. İstidadı ve zekâsı ailesinin ve yakınlarının dikkatini çekiyordu. Büyükleri bu istidatlı yavrularına İslam'a hizmet etmesi için en güzel yolları göstermek istiyor, bunun için adeta yarışıyorlardı. Bütün yakınları Kadirî meşrebinde idi. Yalnız, amcası Seyyid Abdullah (ks) Nakşibendiliğin sonsuz feyzinden istifadeye yönelmişti. Mürşidi ise o dönemin büyük tasarruf sahibi, hicrî on üçüncü asrın kutbu Mevlânâ Halid-i Bağdadî Hazretleriydi. Esasında Seyyid Abdullah ile Mevlânâ Halid-i Bağdadî Hazretleri birbirlerini çok seven iki arkadaştılar. Mevlânâ Halid Hazretleri, kalbindeki boşluğu doldurması için Hindistan'daki büyük veli Abdullah Dehlevi Hazretlerine intisap etti. Mürşidi, Mevlânâ Halid'i (ks) en güzel şekilde yetiştirdikten sonra halifesi olarak Osmanlı topraklarına gönderdi. Her taraf, Mevlânâ Halid Hazretlerinin kalbinden saçılan nurlarla aydınlanmaya başladı. Seyyid Abdullah da Süleymaniye'de Mevlânâ Halid Hazretlerini ziyarete gitmişti. Seyyid Abdullah (ks.) arkadaşını görür görmez yüzündeki nurun parlaklığına hayret etti. Mevlânâ Halid'in (ks.) bakışı, tebessümü, sohbeti her hâli kalbine saplanan birer muhabbet okuydu adeta. Seyyid Abdullah (ks), Mevlânâ Halid Hazretlerinin sohbetinde bulunarak kemâle erdi ve onun halife-i ekmeli yani en olgun halifesi oldu. Bir gün Seyyid Abdullah (k.s.), Mevlânâ Halid Hazretlerine biraderinin oğlu Seyyid Tâhâ'nın (ks) harikulade ve yüksek istidadını anlattı. Zira Seyyid Tâhâ'nın (ks.) gittikçe mükemmelleşen takva ve vera hâli, amcasının dikkatinden kaçmıyordu. Mevlânâ Halid Hazretleri, kendisine bir dahaki gelişinde onu da yanında getirmesini emir buyurdu. Seyyid Abdullah (ks.) ailesinin yanına döndü. Gözleri Seyyid Tâhâ'yi (ks.) aradı. Görünce yanına gidip heyecan içinde mürşidinden, ona ziyaretinden bahsetti. Seyyid Tâhâ (ks.), Mevlânâ Halid Hazretlerinin şöhretini daha önce de pek çok kez duymuş, ilmin zirvesinde olan böyle bir âlimi tanıma arzusunu derinden derine hissetmişti. Amcasından Mevlânâ Halid Hazretlerini hayranlıkla dinledi. Kendisini görmek istediğini duyunca ise adeta nefesi kesildi. Yolculuk için gerekli hazırlıkları tamamladıkları ilk fırsatta Mevlânâ Halid Hazretlerini ziyarete gittiler. Amcası Seyyid Tâhâ'nın (ks.) elinden tuttu ve onu Mevlânâ Halid Hazretlerinin huzuruna çıkardı. İkisi de sevinç ve heyecan içindeydi. Seyyid Tâhâ (ks) huzura girince gördüğü zât karşısında tam bir edep ve hayâ ile başını öne eğip beklemeye başladı. Mevlânâ Halid Hazretleri, kalpleri muhabbetle dolu bu amca yeğenin hâllerinden çok memnun oldu. Bir müddet sohbet ettiler. Seyyid Tâhâ (ks.) ailesi gibi Kadirî idi. Fakat Mevlânâ Halid'i (ks.) görünce ona intisap etme isteğini her şeyden fazla hissetmeye başladı. Mevlânâ Halid Hazretleri, Seyyid Tâhâ'nın (ks.) hâlinden haberdardı. Ona bakıp dedi ki Ben sana tövbe vermek istiyorum ama tabi sen Seyyid Abdulkadir Geylanî'nin (ks.) torunusun. Hemen Bağdat'a git.
Dedenin yanında rabıtanı yap. Deden sana ne söylerse onu yap. Seyyid Tâhâ (ks.) bu işaret üzerine Seyyid Abdulkadir Geylanî'nin (k.s.) kabr-i şerifine gitti. Dedesine durumunu arz ederek rabıta yaptı. Kadirîliğe olan hürmetini buna mukabil Nakşibendî şeyhi olan Mevlânâ Halid Hazretlerine karşı duyduğu yoğun muhabbeti anlattı. Hangisine yönelmesini istediğini sordu. Allahu Teâlâ'nın izniyle Seyyid Abdulkadir Geylanî (ks.) ona şöyle söyledi Oğlum, bizim tarikatımız esasen çok alî fakat bunu hakkıyla ifa eden yok. Mevlânâ Halid ise, zamanının âlimi, evliyanın en büyüğüdür. Hemen ona git, teslim ol, onun emrine gir." buyurdu. O an Seyyid Tâhâ'nın aklında tarifsiz bir sükûnet, gözlerinde tarifsiz bir ışıltı ve kalbinde tarifsiz bir sevinç oluştu. Seyyid Tâhâ, dedesi Seyyid Abdülkadir-i Geylanî'nin (ks.) manevî emir ve izni üzerine Mevlânâ Halid Hazretlerinin huzuruna geldi. Bu öyle bir gelişti ki, nasıl ve neler elde ederek gideceği pek az kimselere nasip olmuştu. Mevlânâ Halid Hazretleri, Seyyid Tâhâ'yi (ks.) karşıladı. Durumu keşif yolu ile bildiğinden hiçbir soru sormadan Seyyid Tâhâ'ya (ks.) tövbe verip onu süluka soktu Bu devre tam 80 gün devam etti. Onun yetişmesine; gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, kalplerin düşünemediği makamlara erişmesine himmet gösterip yardım etti. İleride zamanın en büyük âlim ve velisi olacak tarzda, ihtimam ve ciddiyetle onu terbiye etti. Riyazet ve mücahedesinde hiç kusur etmedi. Nefsin istediklerini yaptırmayıp istemediklerini yaptırdı. Mevlânâ Halid Hazretleri, bazen yetiştirme ve terbiye esnasında Seyyid Tâhâ'yi (ks.) epey ağır imtihanlardan geçirirdi. Seyyid Tâhâ'ya (ks.) dağlardan taş yüklettirir, müridanın abdesti için devamlı su taşıtırdı. Ancak Seyyid Tâhâ (ks.) tam bir teslimiyetle görevini yerine getirirdi. Bu hâl, talebeleri arasında taaccüple karşılanır "Hocamız Mevlana'nın, Resulullah'ın (s.a.v.) ehl-i beytine çok fazla bağlı olduğu halde, Seyyid Tâhâ Hazretlerine bu vazifeleri yaptırmasındaki hikmet nedir?" derlerdi. Mevlânâ Halid Hazretleri ise, bu hususta konuşmaz sükût ederdi. Seyyid Tâhâ'yı en güzel şekilde yetiştirmekten başka niyeti yoktu.
Seyyid Tâhâ Hazretleri, Mevlânâ Halid Hazretlerinin yanında seksen gün kaldıktan sonra, velilikte pek yüksek derecelere kavuştu. Keşif ve keramet sahibi olarak hilafet-i mutlaka ile şereflendi. Görev yeri olarak da kendi köylerine çok yakın olan Berdesur'a gönderildi. Yıl 1810. lk tekkesini kuracağı Berdesur'a doğru azimet vakti gelince herkes onu uğurlamak için toplanır, işte bu esnada ilginç bir olay yaşanır. Seyyid Tâhâ (ks.), üstadının ayrılıp gittiğini zannederek atına binmeye çalıştığında atının yularını tutan üstadı Mevlânâ Halid Hazretlerini görür. O esnada hem hayret içinde hem de büyük bir utanç ile derhal atından inip üstadının ellerine kapanarak büyük özür ve af dilemeye çalışır; ancak üstadı kendisine Bir zaman nefsinin terbiyesi için size dağdan taş taşıtıyordum. Bugün ise büyük ceddiniz, Resûl-i Ekrem'e (s.a.v.) karşı olan büyük saygı ve muhabbetimin bir nişanesi olarak atınızın yularını tutmak istiyorum ve bundan kimse de beni men edemez. der. Seyyid Tâhâ'nın (ks) binmesini emrederek bir müddet de elde yular tutarak yürür. Durumu gören tüm halife ve talebeler tam bir şaşkınlık içinde kalakalmıştır. Beraberce bu yürüyüşün sonunda ayrılık vakti gelince Mevlânâ Halid Hazretleri atın yularını Seyyid Tâhâ'ya (ks.) verip şunları söyler: "Bundan sonra dizginlerin senin ellerinde. Terbiye ve yetişmende zerre kadar kusur etmedim. Cenâb-ı Hakk yar ve yardımcın, büyüklerin ruhaniyetleri
sığınağın olsun. Var selametle git. Artık Seyyid Tâhâ (ks.) inananların kalplerini nurla yıkayan mürşitler halkasına dâhil olmuştur. Ömrü boyunca bu halkadan sapmadan insanları şöyle davet edecektir:
"Aşk ile gel, aşkı aramaya gel.
Misk için, amber için ya da
Tane tane sabır için gel
İster kelimelerde ilim bulmaya
İster ruhunu dinlendirmeye gel
Dünya işini bırak
Bir hiç uğruna gel."
Mevlânâ Celaleddin Rumi (ks.)
Seyyid Taha Hz.'nin İrşad Dönemi
"Efendiler! Beni Seyyid Abdullah ve Seyyid Tâhâ'dan üstün bilmeyiniz. Benim onlarla olan
ilişkim, bir sultanın çocuklarını eğiten hoca gibidir. Onlar sultanın çocukları oldukları için, nihayetinde
sultan olup, bizden üstün olurlar." -Mevlânâ Halid-i Bağdadî (k.s)
Amcası Seyyid Abdullah'ın (ks.) kendi eliyle Mevlânâ Halid-i Bağdadî Hazretlerine teslim ettiği Seyyid Tâhâ Hazretleri, zahiri ve batini ilimlerde kemale erince Mevlânâ Halid-i Bağdadi (ks.)
tarafından irşad vazifesi için Berdesur'a gönderilir. Seyyid Tâhâ Hazretlerinin Berdesur'da irşada
başlamasından çok kısa bir süre sonra amcası Seyyid Abdullah (ks.) vefat etti. Bunun üzerine
Seyyid Tâhâ Hazretleri kendi yerine kardeşi Seyyid Salih'i (ks) bırakarak Berdesur'dan Nehri'ye
taşındı ve irşad vazifesine burada devam etti. Böylece Mevlânâ Halid-i Bağdadî Hazretlerinin
emaneti en güzel emanetçiye teslim etmiş olduğu anlaşıldı. Pek çok kimse buna hayret eder; çünkü Seyyid Abdullah (ks.) o zamanlarda Berdesur'a çok yakın mesafede olan Nehri'de talebe yetiştirmek
ile meşguldür. Mevlânâ Halid-i Bağdadî Hazretlerinin böylesine iki büyük halifesini aynı bölgeye göndermesinin hikmeti ise daha sonra anlaşılacaktır. Berdesur günümüzde Irak'ın kuzeyinde bulunur, Nehri ile aralarında yürüyüş mesafesi kadar kısa bir mesafe vardır. Seyyid Tâhâ Hazretleri, o günden itibaren tam 42 sene boyunca Nehri'de büyük fütuhatlarda bulundu. İlk zamanlarda küçük bir köy olan Nehri, gün geçtikçe Seyyid Tâhâ Hazretlerinin sevenleri ile dolmaya başladı. Âşıklar, uzaktan yakından
pervane gibi bu irşad ve nur kaynağının etrafına toplandılar. Seyyid Tâhâ Hazretlerinin medrese
ve tekkesi başta olmak üzere camiler, medreseler, çarşı ve diğer dükkân, han, hamam ve benzeri binalarla Nehri, civarın merkezi hâline geldi. Yıllar içerisinde nüfusu 16000'e yükseldi. Öyle ki Seyyid Tâhâ Hazretlerinin medrese ve tekkesi, Osmanlı resmî tekke ve medreseleri arasına girmiş ve burada vazife yapanlar aylık belirli bir maaş almışlardır. Bu maaş ve görev dağılımları hâlen arşivlerde
mevcuttur. Kısa zamanda kuru topraklar gülistan hâline gelip Seyyid Tâhâ Hazretlerinin şöhreti Güneydoğu'dan Kafkasya'ya kadar uzandı. Kalplere saçtığı tohumlar düştüğü her toprakta neşvünema
buldu. Müridleri çoğalarak Süleymaniye, Musul, Van, Hakkâri, Azerbaycan'ın bir bölümü, Kafkasya
ve İran'a kadar ulaştı. Seyyid Tâhâ Hazretleri ise bu vazifeyi sürdürürken kalbini her an nefsin ve
şeytanın tuzağına düşmekten korudu, hocası Mevlânâ Halid-i Bağdadî Hazretlerinin öğütlerini
bir an olsun unutmadı. Mevlânâ Halid-i Bağdadî Hazretleri, Seyyid Tâhâ'nın (ks) irşad vazifesine ilk başladığı yıllarda zamanın fitnelerinden korumak için ona şu mektubu göndermişti:
"Kıymetli Seyyid Tâhâ! Allahu Teâlâ'nın emânında olunuz! Afet olan şöhretten daima
çok sakınınız! Kişi için, talebelerin çokluğu büyük belâ olabilir. Allahu Teâlâ sizi o âfetten
korusun! Âmin. Kalbin Acem beldelerine meylini öldürücü, ruhu kurutucu zehir biliniz! Nerede
kaldı ki, onların yanına gidilsin. Onlara yakın olmaktan, tatlı, idareli dil kullanmaktan çok
uzak olmalıdır. İnşallah bir araya gelmezsiniz. Eğer şah bile bizzat davet ederse, gitmemelidir.
Nerede kaldı ki, başkalarının davetine gidilsin. Böyle davete verilecek cevap şudur: 'Biz derviş
kimseleriz. Bizim işimiz, dünyadan kesilmek ve İslâm padişahına dua etmek, insanların dinine hizmettir. Devlet reislerinin meclisinin edeplerini bilmeyiz.' Sana emrettiğim üzere ol, muhalefet etme! Molla Mustafa Eşnevî'ye de fakirin selâmını söyle ve bu yazdıklarım aynı zamanda onun içindir. Fitne olan yerden çok uzak olup, dine hizmet edecek yerde bulunmak ve yerleşmek zaruridir. Bizden bir şey gizli tutulmasın ki, helâke sebep olur. Kulların en zayıfı Hâlid-i Nakşibendî Mücedidî."
Rivayete göre dönemin İran Şahı Mehmet Kaçar, gördüğü bir rüya üzerine Şia mezhebinden ehl-i
sünnete dönerek Şafii mezhebine geçer. Hemen ardından Seyyid Tâhâ'dan (ks.) kendilerine dini talim ettirecek bir âlim ister. Kendileri de talebelerinden Molla Abdürrahim isimli bir zâtı gönderir. Gelen âlimin ilmi ve davranışlarından gayet memnun kalan şah, kendisinden Seyyid Tâhâ (ks.) hakkında
geniş bilgi ister. Seyyid Tâhâ'nın (ks.) büyük bir irşad faaliyeti içinde olduğunu, devamlı misafirlerinin
bulunduğunu, her gün gelen tüm misafirlerin ve ayrıca içinde bulunduğu 700 hanelik Nehri kasabasının tüm nüfusunun istisnasız kendisinden yemek yediklerini duyunca çok etkilenir. Seyyid Tâhâ'ya (ks.) Mergever ve Tergever nahiyelerini bağışlar. Ancak Seyyid Tâhâ (ks.) "Biz Osmanlı tabiiyetindeyiz ve devletimiz tarafından gereken ilgiyi görüyoruz. Size de ilginizden dolayı teşekkür eder; ancak kabul edemeyeceğimizi bildiririz." Anlamına gelen bir cevap gönderir. İran Şahı, aldığı cevaptan daha çok mütehassis olup kendilerine son derece pahalı bir elbise ile elmas ve yakutlarla süslü bir asa hediye olarak gönderir. Ancak bu hadise İstanbul'a aksi şekilde jurnallenir. O zamanlar ise Rusya'nın, İran ve Osmanlı'nın doğu topraklarından sıcak denizlere inme sevdası kabarmış, bu doğrultuda birtakım
hareketlere de başlamıştı. Diğer taraftan İngiltere de benzeri düşüncelerle değişik misyoner hareketlere ve gayrimüslimler arasında kışkırtmalara yönelik çalışmalara yönelmişti. Seyyid Tâhâ (ks.) gibi çok geniş kitlelere tesir eden bir zâtın İran tarafına meyletmesi, haklı olarak Osmanlı'yı tedirgin etmiş; yönetim hemen durumun araştırılması ve Seyyid Tâhâ'nın (ks) düşüncesinin ne olduğunu öğrenilmesini istemiştir. Yapılan incelemeler neticesinde durumun hiç de düşünüldüğü gibi olmadığı, Seyyid Tâhâ'nın (ks) Osmanlı Devletinin birliğini sayan, ona hizmet eden ehl-i sünnet bir âlim olduğu anlaşılır. Hatta kendisine gönderilen hediyelerin Osmanlı padişahına daha çok yakışacağından derhal onagönderilmesi gerektiği ve gönderdiğinden dolayı da Osmanlı padişahının son derece rahatlayıp memnun olduğu, memnuniyetini izhar için de mektup ve hediyeler gönderdiği anlaşılır. Seyyid Tâhâ Hazretleri, bilhassa Ruslara son derece karşı idi. Onun için Rusların Osmanlı'nın bir zamanlar idaresi altındaki Kırım'dan tutun, ta Kafkaslara kadar elde etme çalışmalarına karşı çıkmış; bazen müridleri vasıtasıyla bazen
de bizzat kendilerinin dâhil olduğu grubuyla buralardaki Müslüman halkı uyandırmaya çalışarak seferlere katılmıştır. Kardeşi Seyyid Salih (ks.) de Doğu Anadolu ve Azerbaycan'da Ruslara karşı savaşmaya devam etmiştir. Bundan dolayıdır ki, Layard gibi İslam düşmanı birtakım müsteşriklerin çeşitli vesilelerle iftiralı saldırısına uğramışlardır. Seyyid Tâhâ Hazretlerinin hayatı iyi incelendiğinde İslamiyet uğrunda çok emek sarf ettiği görülür. Hatta lakaplarından biri de "Seyyid Fedevi / Feda olan Seyyid" dir. Bu lakabı alması ise şöyle olmuştur: Bir gün müridan ve halifeleri Mevlânâ Halid-i Bağdadî Hazretlerinin huzurunda iken Mevlânâ Halid (k.s.) o dönemlerde İslam dünyasında yaşanan sıkıntılardan mahzun olup bir anda; "Kim İslam için kendini feda edecek?" diye sorar. Orada bulunan tüm halife ve talebeler suskun beklerken, Seyyid Tâhâ (ks) ayağa kalkarak; "Ben kendimi İslam'a feda ederim." der ve o günden sonra üstadı tarafından "Seyyid Fedevi" olarak anılır. Seyyid Tâhâ Hazretleri, çok güçlü tesir alanına sahip olmasına rağmen yaşamı boyunca siyasete hiç karışmamış; varlığını her daim İslam ahlakının mevcudiyeti için kullanmıştır. Onun bu hâli hem Osmanlı Padişahı hem de İran Şahı'nın dikkatini çekmiş ve birçok ıslahat hareketine de tesirinden dolayı, kendilerine şükranlarını belirtmişlerdir. Hakkında yazılan menakipnamelerde kendileri için şöyle bir ifade kullanılır: "Seyyid Tâhâ (ks.) eğer tüm dünyaya hükmeden bir lider olsa idi, belki dünyayı en güzel şekilde idare eden bir adalet yıldızı olurdu. Aklı, idraki, idare ve ihtisası çok yüce idi. Konuştuğu zaman, mübarek ağzından sadece hikmet yüklü sözler dökülür, lüzumsuz olan bir şeyi ağzına almaktan şiddetle kaçınır ve talebelerini de aksine davranmaktan men ederdi." Allahu Teâlâ'nın veli kulları Seyyid Tâhâ Hazretlerinde olduğu gibi yaşadıkları dönemde insanların maddî manevî sıkıntılarını gideren insanlardır. Onlar ki attıkları her adımın, aldıkları her nefesin muhasebesini yapar; Allahu Teâlâ'ya karşı olan sorumluluklarını vücutlarının her hücresinde hissederler. Dünyevi makam ve mevkiler kalplerinde yer etmez. 1853 yılında Haram Çeşmesi denilen mevkide talebeleri ile beraber bulunurken Seyyid Tâhâ Hazretlerine Şam'dan gelen iki mektup sunuldu. Seyyid Tâhâ (ks.) damadı Abdülahad'dan mektupları okumasını istedi. Bir müddet sessiz kaldıktan sonra usulca "Abdülahad! Şöhret âfettir, bizim bu dünyadan göçme zamanımız geldi." dedi. Damadı üzüntü ile mektupların ne anlama geldiğini sordu ancak cevap alamadı. Seyyid Tâhâ (ks) bir müddet daha yanlarında durduktan sonra evine döndü, çok kısa bir zaman sonra da hastalandı. Tam 12 gün hasta yattı, buna rağmen tüm namazlarını ayakta kılmaya çalıştı. Vefatının yaklaştığı anlayınca Seyyid Sıbgatullah-i Arvasî Hazretlerine haber gönderip: "Beni o yıkasın.
Cenazemi o kaldırsın. Defnimi o yapsın. Tüm elbiselerim, takkem, çorabım, hırkam, yastığım ona verilsin." dedi. On ikinci gün olan cumartesi günü, yanındaki talebeleri ve yakınları ile helalleşip vasiyetini bildirdi. Vefat etmeden hemen önce Seyyid Sıbgatullah'ı (ks), kardeşi ve halifesi olan Seyyid
Salih'e (ks.) emanet etti. İkindi zamanı talebelerinin okuduğu Yasin suresini dinleyerek, dilinden tevhid dökülerek mübarek gözlerini son kez kapadı. Vasiyeti üzerine definle bizzat Seyyid Sıbgatullah-i Arvasî (ks.) ilgilendi. Mürşidinin mübarek yüzüne son kez baktı, nura gark olmuş bedenini özenle kefenledi. Besmeleyle mürşidini kabre defnetti. Bu mübarek beden vuslatın güzelliğiyle ne kadar hafiflemişti. Seyyid Sıbgatullah(ks), boncuk gibi yaşlar gözlerinden dökülse de Seyyid Tâhâ'danks.) sadece zahiren
ayrıldığını, batında hep birlikte olacaklarının tesellisi ile ayakta duruyordu. Kendisine emanet
edilen mürşidinin eşyalarını evinde en güzide köşede itinayla sakladı. Son nefesine dek
mürşidini özlem ve hayırla yâd etti. Seyyid Tâhâ Hazretleri, kendisini Mevlânâ Halid-i Bağdadî'ye götüren velinimeti amcası Seyyid Abdullahlk.s.) Hazretlerine, bu büyük nimetin şükrü olarak hep hürmet ve hizmet etti. Yaşadığı müddetçe onu hep iyilikle andı, ruhuna sevaplar gönderdi. Vefatından sonra da ona olan hürmetinde kusur olsun istemedi. Vasiyetini bildirirken şöyle buyurdu:
"Vefat ettiğimde benim kabrimi kabristanın en üst tarafına yapınız ki, sırf beni ziyarete gelenler, amcam Seyyid Abdullah Hazretlerinin kabrine uğramak mecburiyetinde kalsınlar. Onu da ziyaret ederek mübarek ruhuna sevaplar hediye etsinler." Bahsedilen kabristanın bir yolu vardı. Seyyid Abdullah Hazretlerinin kabri ise girişte idi. Vasiyeti üzerine Seyyid Tâhâ Hazretlerinin mübarek naaşı kabristanın en üst bölümüne defnedildi. Böylelikle Seyyid Tâhâ Hazretlerinin kabrine gitmek isteyenin Seyyid Abdullah'ın(k.s) kabrinin yanından geçmesi lazım oldu. Bir gün Seyyid Tâhâ Hazretlerine; "Amcanız Seyyid Abdullah Hazretlerinin üzerinde türbe vardır. Başkalarında ise yoktur. Acaba hikmeti
nedir?" diye sorduklarında Seyyid Tâhâ Hazretleri de şöyle buyurdu: "Biz Berdesur'dan Nehri'ye
gelmeden önce, basit bir şekilde örtmüşler. Amcam sağ olsaydı, babasının üstünü dahi örtmezdi. Mademki siz örttünüz, biz bir şey demiyoruz. Ama bizim üzerimiz örtülmeyecektir." Seyyid Tâhâ Hazretlerinin bu sözü halifeleri ve müridleri tarafından emir telakki edildi. Kendi merkadı başta olmak üzere Nehri, Gayda, Arvas, Van, Ankara ve diğer yerlerde ona bağlı seyyidlerin hiçbirinin merkadı üstü örtülü yani türbe içinde değildir. Seyyid Tâhâ Hazretleri Nehri'de kaldığı 42 sene içinde İslâmiyet'in emir ve yasaklarını insanlara anlatarak onların dünya ve ahirette kurtuluşları için çalıştı. Kalpleri Allah ile buluşturdu, onlara İslâm'ın güzel ahlâkını öğretti. Sayısız müridi ile pek çok veli yetiştirip onlara hilâfet verdi. Aralarında silsilemizin büyüklerinden Seyyid Sıbgatullah-i Arvasî Hazretlerinin de bulunduğu 14 halifesi kökten dallara uzanan can damarları gibi İslam coğrafyasına yayıldı. Mevlânâ Halid Bağdadî'nin (ks.) halifesi Seyyid Tâhâ'nın (ks) medresesi ve Nakşibendî dergâhı hizmete uzun yıllar devam etti.
Günümüzde ise Seyyid Tâhâ ailesine ait ev, medrese ve taş köprünün yıkıntılarından başka birkaç hane dışında köy terk edilmiş durumdadır. Ancak Seyyid Tâhâ Hazretleri nisbetinin büyüklüğü ile her asırda bağlılarının yanında, dualarında, dara düştüklerinde yanında olacaktır. Allahu Teâlâ Seyyid Tâhâ Hazretlerinin himmet ve bereketini üzerimizde daim eylesin. Âmin.
SEYYİD TAHA HAZRETLERİNİN GÜNDELİK HAYATI
Etten kemikten ibaret olan varlığımız bir kuş gibi bir uçub gidecektir. Bu gidişin sonunda insan Bediüzzaman hazretlerinin ifade ettiği üzere "eyvah aldandık şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zâyi ettik. şu güzeran-ı hayat bir uykudur rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür bir rüzgâr gibi uçup gider.” diye derin bir pişmanlığa düşecektir. Fani âlemi bâki âleme bir sermaye bilip en güzel değerlendirenler hiç şüphesiz peygamberter ile velilerdir. Onlar gece ve gündüz Rabb'lerine ibadeti aşk ile yaparlar. Hicri takvime göre gün, geceden başlar. Allah'ın nebileri gibi velileri de gecelerini ibadetle ihya ederler. Seyyid Tâhâ (k.s) teheccüd namazını ekseriya bereketli evinde, bazen kendi mescidlerinde eda ederdi. Sabah namazına kadar evinde evrad ve zikirle meşgul olurda, Sabah ezanı ile beraber namaza çıkar ve namazı cemaatle kıldıktan sonra kuşluk vaktine kadar tekkece kalırdı. Kuşluk namazını daima camide kılardı. Her gün medresesindeki müderrisleri ve ders alan talebeleri kontrol eder, müşkülleri varsa hallederdi. Müderris ve talebelerin tahsillerini tetkik buyururdu. Nehri, karınca yuvası gibi, daima salih kişiler ve talebelerle dolu idi. Binlerce gönül sahibi, feyz almak için boyunlarını büküp o dergâha akın ederdi. Gece gündüz o makamın zikir, fikir, ibadet ve taatsız bir anı bulunmazdı. Seyyid Tâha (ks) dergâhı teşrifinde herkesin gönlü, inci saçılan dilinden çıkacak sözlere bağlanırdı. Nehri kasabası bin yedi yüz hane iken, hiçbir evde yemek söz konusu değildi. Hepsi Seyyid Tahâ-i Hakkâri'nin dergahından yer, içerdi. İkindi namazından sonra hatme-i hacegan-ı kebir (büyük hatme) yapılır, ardından da İmam-ı Rabbanti'nin (k.s) Mektubat isimli eseri bir halifesi tarafından okunurdu. Bu okunuşta bazı zorlu konuları Seyyid Taha (k.s) açıklardı. Bu arada bazı kelime veya cümle üzerinde yapılar geniş izahlar, sohbetlerinin esasını teşkil ederdi. Akşam yemeği, akşam namazından önce, yine tum Nehri halkı da oraya gelerek beraberce yenirdi. Nehri'de misafirlerin arasında faraza sadrazam olsa dahi, akşamla yatsı arasında yemek fasılası yoktu. Bu müddet zikir, fikir ve ibadetle geçirilirdi. Akşam ezanından sonra namaz cemaat ile kılınır, rabıta yapılırdı. Yatsı namazı da kılınıp dağılınırdı. Seyyid Tâhâ (k.s) süluka giren tüm talebeleri ile tek tek İlgilenir ve gereken bilgileri bizzat kendisi verirdi. Onu sevenleri ve talebelerinden kimseyi unutmaz, herkesin hâlini genişçe sual buyururdu. Kimin bir sıkıntısı olursa, hemen gidermeye çalışırdı. Sıla-i rahme, akraba ziyaretine ehemmiyet verir, muhtaç olanların ihtiyaçlarını karşılardı. Üstadı Mevlânâ Halid'in (ks) tavsivelerine uyarak devlet adamlarıyla temas buyurmaz; ancak bazı Müslümanların zararını önlemek Üzere onlara mektup yazardı. Halbuki başta Sultan Abdülmecid Han olmak üzere, bütün devlet adamları her emrine amade ve hazırdı. Seyyıd Tâhâ'nın (k.s) âdetlerinden biri de, senede iki defa Şehitler Dağı'nı ziyaret etmekti. Bu dağ İran Sınırına yakındır. Rivayete göre Hz. Ömer zamanında Sahabe-i Kirâm fetihler için buralara gelmiş ve burada şehit verdikleri için, o zamandan beri burası «Şehitler Dağı» olarak anılmıştır. Seyyid Taha (k.s), vefa ve sadakatte Hz. Ebu Bekir Sıddık'ı şecaat ve adalette Hz. Ömer'i, hayâ ve hilmde Hz. Osman'ı, vilâyet-i kübrada Hz. Ali'yi temsil ederdi. Resulullah'a (s.a.v) yakın Sahabe-i Kiram'dan birisi gibiydi. Seyyid Taha'nın (k.s), murakabe etmesinin çokluğundan, boynundaki kemik dışarıya doğru eğilmiş gibi görünürdü. Vakar ve heybetinden mübarek yüzüne bakılmazdı. Yüzündeki heybet ışığı, on dördüncü gecedeki ay gibi gözleri kamaştırırdı. Gönül sahipleri onu görünce, ruhen ona âşık olurlardı. Hülâsa o, ilahi nurun tecellisi idi. Seyyid Tâhâ'nın (k.s) sohbetleri bereketiyle pek çok kimse Allahu Teâlâ'nın rızasını Kazandı, O, tasarrufu büyük bir veliydi. Onu gören Müslim veya gayrimüslim, O anda Allahu Teâlâ'yı hatırlardı, Sohbetlerinin ehli olanlar, aşkla kendilerinden geçerlerdi. Nehri hududuna girildiğinde feyz ve muhabbet kokuları, akıllı olarıları ve gönül sahiplerini istila ederdi.
Ziyaretçiler, abdestsiz olarak Nehri'ye giremezdi, En büyük halifelerinden “Halife Köse" lakabıyla tanınan meşhur Molla Tâhâ buyurdu ki: “İki yerinden başka Nehri'nin bütün taşları, ağaçları, her şeyi nurdur. Biri Yahudi Mahallesi, öbürü Musa Bey ismindeki bir münafığın kalesidir.” Seyyid Tâhâ Hazretlerinin yaşadığı bölgeden ve başka yerlerden pek çok insan, onu ziyarete gelirdi. Gelenler bu ziyaretlerinden boş dönmemek, ilahi feyz ve ikramlardan geri kalmamak için edeplere son derece riayet eder, daha onun köyüne varmadan kendilerini hazırlarlardı. Bu edeplerden biri de köye abdestli girmek idi. Bu yüzden gelenler köyün girişindeki çeşmede abdestlerini tazelerler ve dolayısıyla kalplerine çeki düzen verirlerdi. Çevre köylerden birinde yaşayan Molla Abdullah isminde bir müderris vardı. Bu müderris iki talebesi ile Seyyid Tâhâ'yı (k.s) ziyaret için Nehri'ye doğru yola çıktı. Köyün girişindeki çeşmeye gelince biraz dinlenmek için durdular. Bu arada iki talebesi de abdest aldı, Ancak Molla Abdullah bastonuna yaslanmış dinleniyor bir yandan da talebeleri dinleniyor, bir yandan da talebelerine alay edercesine; “Bu köye abdest alarak girmek dini bir vecibe miymiş? Hiç de değil ben bu adeti bozacağım ve bu köye abdest almadan gireceğim diyordu talebeleri hocalarını ikna etmeye çalışarak hocam ne olur bunu biz bozmuş olmayalım dini bir vecibe olmasa da kötü bir şey de değil hiç olmazsa oradaki zata hürmeten abdest alıp da gidelim dedilerse de Molla Abdullah sanki bu dini bir hüküm müdür ben yapmam diye diretti kalktı ferahlamak için sadece elini yüzünü yıkadı. Bunu Yaparken bastonunu koltuğunun altına almıştı. Baston bir an kayıp suya düştü. Molla Abdullah, bastonu uzanıp almak istedi ancak hikmet-i ilâhi baston, sanki gizli bir el tutmuş gibi birden kendisine vurmaya başladı. Molla Abdullah, kaçmak istiyor ancak bastonun hışmından kurtulamıyordu. Baston neresine denk gelirse vuruyordu. Bir süre sonra Molla Abdullah'ın yüzü gözü kanlar içinde kaldı. Ve baston birden ortadan kayboldu. Talebeler hayretler içinde olanları izliyordu. Mola Abdullah durumu anladı, sözlerine pişman oldu ve tövbe etti. Yaralarını sarıp, abdest aldı, Tek köye doğru yürümeye başladılar. Nehri'ye girince hemen Seyyid Tâhâ Hazretlerinin dergâhına gittiler, Huzura girince hepsi hayretten donakaldılar, Molla Abdullah'ın bastonu tam Karşılarında, duvarda asılı duruyordu. Hepsinin gözü duvarda asılı olan bastona takılıp kalmıştı. Seyyid Tâhâ Hazretleri, Molla Abdullah'a bakarak "Heralde bu bastondan dayak yemişssiniz" buyurdu. Molla Abdullah yaptıklarından daha da utandı, hemen orada Seyyid Tâha (k.s) ile birlikte tövbe etti. Ona intisab ederek talebelerinden olmakla şereflendi. Seyyid Tahâ (k.s) bazen “Misvakla kılınan bir rekât namaz, misvaksız kılınan yetmiş rekâttan hayırlıdır.” hadis-i şerifini okurdu. “Hadisteki sivak, misvaklamak' mânasına geldiği gibi 'serrsiz mânasına da gelir O zaman hadis-i şerifin mânâsı 'Sensiz, yani kendini düşünmeden Rabb'inle olduğun bir rekât, kendinle olduğun yetmiş rekâttan faydalıdır.” buyururdu. Bir sohbeti esnasında ise şöyle buyurdu “Bana Cennet ve Cehennem'den bahsetmek işi verilmedi. Bu kapıda olanlara bu ikisi tesir etmez.” Bu sözü açıklarken halifesi Seyyid Sıbgatullah-i Arvasi şunları ifade etti: Ebrar, yani iyi müminler ahiretleri için amel ederler, mukarebler yani Allahu Teala'ya yakın olan ve hep O'nunla bulunmaktan zevk alan seçkinler sadece Allahu Teala için amel ederler” Seyyid Taha (ks) inkârcılardan ve bidat sahiplerinden kaçınmak hususunda “Münkirden (inkârcıdan) ve bidat ehlinden aslandan kaçar gibi kaçın! Münkirin ekmeğini yiyenin kalbi, zikre karşı kırk gün ölür. Bu münkirler, Resulullah'ın (s.a.v) zamanında olsalardı, ona iman etmezlerdi.” derdi. Bir gün Seyyid Tâhâ (k.s) Nehri'nin alt tarafında bir değirmen yapmayı düşündü. Bu değirmenin plan ve projesini bizzat kendisi hazırladı. Yapılışı esnasında talebeleriyle beraber sırtında taş taşıdı. Günlerce çalıştıktan sonra nihayet değirmenin ınşası tamamlandı.
Değirmen öyle sanatlı, öyle muntazam yapılmıştı ki, hazne kısmına buğday konulduğunda kendiliğinden çalışmaya başlar, haznede buğday bittiğinde de dururdu. Bunu görenler, Seyyid Tahâ'nın (k.s) aklının çokluğuna hayran kaldılar. Nitekim halifelerinden Seyyid Sıbgatullah'! şu beyti söyledir “Gözümüz revak gibi sizin eşiğinizdedir/ Kerem et kalbime gir; evim sizin evinizdir.”
SEYYİD TAHA HAZRETLERİNİN KERAMETLERİ
RÜYA
Seyyid Taha Hazretleri bir gece rüyasında Resul-ü Ekrem (s.a.v) efendimizi görür rüyasında Resul-ü Ekrem (s.a.v) uçsuz bucaksız bir sahrada ilerlemektedir o böyle ilerlerken pek çok insan da önlerinde yanlarında ve arkalarında olmak üzere şefaat istemektedir kimi onun mübarek eteğine tutunmuş kimi de önünde diz çöküp başını eğmiştir. Seyyid Tâhâ Hazretleri de bir kenarda durmuş beklemektedir. Allah'ın Resulu Seyyid Tâhâ'yı (ks) görünce ona doğru yönelir ve gülümseyerek iltifat buyurur. yine bir gece Seyyid Tahâ Hazretleri rüyasında, dağdan gürül gürül bir suyun aktığını ve insanların O Sudan içmek için koştuğunu görür. Kendisi ise dağın zirvesine tırmanıp Suyu kaynağından içmek ister. Zirveye çıktığı zaman götür Ki suyun kaynağında Allan Resulü (s.a.v) vardır. Ve mukaddes parmaklarından akan sular, aşağılara doğru inip kollara ayrılmaktadır. Seyyid Tâha (k.s) mübarek parmaklardan fışkıran o suya yaklaşır ve içer. Bu rüya, onun mübarek suyu asıl kaynağından içme saadetine eriştiğine dair bir işarettir.
Kutbu'l-Ferd
Seyit Taha Hazretleri zamanında padişah Sultan Abdülmecit'ti. Her padişah gibi Sultan Abdülmecit de, kendi zamanında yaşayan mürşid-i kâmillere karşı gayet ilgili ve edep sahibi idi. Sultan, yaşadığı devrin “Kutbu'l Ferd'inin kim olduğunu bilmek istiyordu; çünkü o zatın feyz ve bereketinden faydalanmayı murat etmekteydi. Bunun için o dönem yaygın oları Remil ilmini vesile etti. Bu ilim ile uğraşanları, “Kutbu'l-Ferd'in kim olduğunu ve nerede yaşadığını kendisine bildirmekle vazifelendirdi. Bir müddet sonra padişaha “Kutbu'l -Ferd” olan bu zâtın Seyyid Tahâ (k.s) olduğu ve Nehri'de yaşadığı bilgisi ulaştırıldı. Padişah bu bilgiden sonra bir mektup yazarak Seyyid Tâhâ Hazretlerini İstanbul'a davet etti. Seyyid Tâhâ Hazretleri de bir mektup ile padişaha cevap verdi. Bu cevapta; Remil ilminin tahmini olduğunu, dolayısıyla bu ilme itimat edilmemesi gerektiğini, bu hususta İstanbul'a gelmesinin mümkün olmadığını, buna mukabil padişahın ısrarcı olması durumunda kendisinin başka bir tarafa hicret edeceğini bildirdi. çok insan Müridleri Seyyid Tâhâ Hazretlerinin neden İstanbul'a gitmekte bu derece katı olduğunu merak etmişlerdi. O da gitmemesinin en önemli nedeni olarak şunu söyledi: “Mürşidim Mevlânâ Halid-i Bağdadi (k.s) tüm halifelerine devlet erkanı ile görüşmeyi yasak etmişti.” Seyyid Tâhâ Hazretleri mürşidinin tavsiyelerine binaen devlet ricali ile temas buyurmaz, ancak bazı Müslümanların zararını önlemek üzere mektup yazardı. Halbuki başta Sultan Abdulmecit olmak üzere bütün devlet ricali onun emirlerine her zaman amade idi. Rüya ile Gelen Emir Sultan Abdülmecit zamanında Erzincan Müküs kaymakamının görevi bir sebeple elinden alınmış ve kaymakamın yakalanarak hapsedilmesi emredilmişti. Bu yüzden kaymakam, saklanıp bir çare aramaya başlamıştı. Nihayet aklına, Arvas'ta bulunan Seyyid Fehim Hazretleri geldi. Hemen bir yol bulup Seyyid Fehim Hazretlerine gitti. Pişman olduğunu söyleyerek vazifesine yeniden iade edilmesi ve affedilmesi için kendisine vesile olmasını istedi. Seyyid Fehim Hazretleri, kendisine sığınan kaymakama “Allah Teâlâ'ya hamd olsun ki seyyidimiz, mürşidimiz hayattadır. Böyle mühim meselelere karışmam doğru olmaz. Seni bir mektupla ona göndereyim. İnşallah tesirini muhakkak görürsünüz.” diye müjde verdi. Kaymakam, hemen Seyyid Tâhâ Hazretlerine doğru yola çıktı; huzuruna varınca mektubu kendisine iletti. Mektubu okuyan Seyyid Tâhâ (k.s) Erzincan Müşirine (en yüksek askeri rütbe) şu mealde bir emirname yazdı: “Derviş Bey'i sana gönderiyorum. İşini mutlaka yap.” Mektubu kaymakama verdi. Kaymakam mektubu alıp okudu. Sadece bu mektup ile vazifesine iade edileceğine kani olmadıysa da “Bundan başka çare yoktur.” deyip Erzincan'a doğru yola çıktı. Bir gece yarısı Erzincan'a ulaştı. Bir yerde konaklayıp sabah olunca da müşirle görüşmeye niyet etti. Fakat konaklayacağı yere gelince bir sürü askerin kendisini beklemekte olduğunu gördü. Askerler içeri giren kaymakama ismini sordular ve aradıkları kişi olduğunu anlayınca pek hürmet gösterip “Hemen Müşir Bey'e gidelim.” dediler.
Kaymakam “Gecedir, yatıyor; rahatsız etmeyelim.” dediyse de askerler “Bize Müküslü Derviş Bey hangi saatte gelirse gelsin derhal bana getirin; uykuda isem uyandırın, talimatı verildi.” deyip kaymakamı müşire götürdüler. Müşir haberi alınca derhal gelip kaymakamın boynuna sarıldı ve “Bu sekizinci gecedir. Seyyid Taha Hazretleri bir an bile uyku ve istirahatime müsaade vermedi. 'Derviş Bey'i gönderiyorum, işini mutlaka yap, serbest olsun. diye emir buyurdu.” dedi. Arkasından telgrafla kaymakamın tahliye edilmesini, affedildiğini, vazifesine iade edildiğini bildirdi. Ve kaymakamı serbest bırakılmış olarak Müküs'e gönderdi. Kaymakam, dönüşünde teşekkür için Nehri'ye Seyyid Taha Hazretlerine gelerek elini öptü ve “Sizin yolunuza girip talebeniz olmak istiyorum.” dedi. Seyyid Tâhâ Hazretleri de “Arvas'a git, Seyyid Fehim Efendi yapacağın vazifeyi söylesin.” diyerek onu talebeliğe kabul etti.
Eli Boş Dönen Yabancı
Musul taraflarında şeyhlik iddiasında bulunan bir kimse, Seyyid Taha'nın (k.s) saygınlığından, şöhretinden rahatsız olmuştu. Seyyid Taha'nın (k.s) sünnet-i seniyyeden miskal-i zerre kadar ayrılmayan, keramet ehli, mübarek bir zat olduğu söyleniyor; herkes ona karşı derin bir hürmet besliyordu. Sahte şeyh, Seyyid Tâhâ'yı (k.s) etrafındakilere karşı yalancı çıkarmak böylelikle insanları ondan uzaklaştırmak istiyordu. Bunun için etrafındakilerden birine bir vazife verdi. Dedi ki “Derhal Nehri'ye, Seyyid Tâhâ'nın köyüne git ve ona sünnete aykırı bir iş işletmeden geri dönme.” Adam bu emir üzerine yola çıktı. Yol boyunca nasıl yapsam da sürmete aykırı bir iş işletsem, diye düşündü durdu. Sonunda aklıma bir plan geldi. Nehri'ye varınca doğru camiye gitti. Seyyid Tâhâ Hazretleri, cemaat ile ikindi namazını bekliyordu. Adam, kimseye görünmeden ayakkabılarını olduğu yere girdi ve Seyyid Tahâ'nın (k.s) ayakkabısını buldu. Ayakkabının sağ tekini alıp uzakça bir yere attı, Aklınca Seyyid Tâhâ Hazretleri namazdan çıkarken ayakkabının sağını bulamayacak mecburen sol eşini Önce giyecek, böylece sünnete muhalif hareket etmiş olacaktı. Adam, planını uygulamaya koyduktan sonra gelip cemaatin içinde kuytu bir yere Oturdu. Biraz sonra Seyyid Tâhâ Hazretleri adama hitap ederek "Yabancı! O ayakkabıyı yerine bırak, senin aradığın şey burada bulunmaz. Burası Hakk'a vuslat kapısıdır.” diye onu ikaz etti. Cemaat e Şaşırmış, ne olduğunu anlayamamıştı. Adam ise Seyyid Tâhâ Hazretlerinin büyüklüğü karşısında donakalmıştı. Mahcubiyet içinde ayağa kalktı ve emeline erişemeden eli boş bir şekilde Musul'a geri döndü.
Hırsızın Tövbesi
Hırsızın biri, gece yarısı Seyyid Tâhâ Hazretlerinin zahire ambarına girdi ve bir Çuval unu alıp götürmek istedi. Çuvalı sırtlayıp kaldırmaya çalıştı; ancak un çuvalı bir türlü kalkmıyordu. Hırsız, çuvalın ağırlığını içindeki unun çokluğundan zannetti; unun birazını boşalttı. Sonra tekrar sırtlayıp kaldırmak istedi; ama nafile, çuval kalkmıyordu. Sanki çuvalın yükünü boşaltınca daha da ağırlaşmıştı. Ne oluyor, ne yapmalı diye düşünürken arkasından bir ses işitti “Evladım!” diyordu yumuşak bir ses, “Herhâlde çuvalı kaldıramadın. Dur sana yardım edeyim.” Hırsız, şaşkınlıkla arkasına dönüp baktı. Seyyid Tâhâ Hazretleri orada durmuş, kendisine bakıyordu. Hakikaten kendisine yardım etmeye gelmiş gibi bir hâli vardı. Seyyid Tâhâ Hazretleri, hırsıza yaklaştı; çuvalı yüklenmesine yardım etti. Sonra “Evladım! Bunu götür, bundan sonra ihtiyacın olduğunda gece değil de gündüz gel ve iste, Aksi takdirde insanlar gece seni görür de sana eziyet ederler.” dedi. Hırsız bu sözlerden sonra, hemen çuvalı bırakıp Seyyid Taha'nın (k.s) ellerine kapandı, tövbe etti. O günden sonra Seyyid Tahâ'nın (k.s) sadık müridleri arasına katılıp ahiretine çalıştı.
Boş Ambar
Seyyid Tâhâ Hazretlerini ziyarete gelen misafirlerin hizmetinden sorumlu olan bir levazım amiri vardı. Bu levazım amiri, bir seferinde gayet daralmış; ne yapacağını bilmez bir hâlde bir aşağı bir yukarı gidip geliyordu. Sonunda dayanamayarak Seyyid Tahâ'nın (k.s) huzuruna geldi “Efendim! Bu fakir, bu akşamüzeri, bin erkek ve beş yüz kadın misafirin yemeklerini çıkartıp yedirmiştir. Şu anda da beş yüz kişi Nehri'ye girmektedir. Ambarlarda un kalmadı, ne yapayım?” diye durumunu arz etti. Seyyid Taha (k.s) sakin bir edayla “Ambarlarda un olması lâzım.” buyurdu. “Efendim, her yeri süpürdüm. Un kalmadı.” cevabını alınca Seyyid Taha (k.s) “Bir daha bak.” diye emretti. Bunun üzerine levazım amiri gidip baktı. Gözleri hayretten büyümüştü. Ambar unla doluydu. Allah Tealâ'nın şeyhine olan ikramlarını gözleri dolarak düşündü ve bir kere daha şükretti.
Teveccüh
Irak'ın Revandız bölgesinde yaşayan iki büyük aşiret arasında bir husumet doğmuştu ve husumet büyüyerek kavgaya dönüştü. İki aşiretin kavgası halk içerisinde önemli sıkıntılar meydana getiriyordu Irak'ta sözü geçen kim varsa araya girdiği hâlde bu fitne ve kavgayı önleyemedi. Kavga son bulmayınca Seyyid Tâhâ Hazretlerine başvuruldu. Bu anlaşmazlığı ancak Seyyid Tâhâ Hazretleri bıtirebilirdi. Durumdan haberdar olunca Müslümanlar arası sulhu sağlamak bir vazife olduğu için Seyyid Tâhâ Hazretleri vakit kaybetmeden Revandız'a yola çıktı. Aşiret büyükleri Seyyid Tahâ'nın (k.s) geldiğini duyar duymaz hemen bir araya gelip onu karşılamaya gittiler, Sanki hiç kavga etmemişlerdi. Büyük bir saygı ile Seyyid Tahâ'nın (k.s) elini öperek nasihatlerini dinlediler ve itiraz etmeden barıştılar. Pek çok kişi araya girmiş, uğraşmış ama sonuç alamamış iken Seyyid Tâhâ'nın (k.s) geldiğinin duyulması insanların kalplerini çözmeye yetmişti. Sulh sağlandıktan sonra Seyyid Tâhâ hz Hazretleri, dönüş yolunda âdeti üzere bir çeşme başında istirahat etmek istedi. Seyyid Tâhâ Hazretleri dinlenirken geldiğini haber alanlar onu ziyaret etmek, feyzinden faydalanmak için etrafını sarmaya başladılar. O da samimiyetle yanına gelen kalpleri boş göndermek istemedi. Çevresini saran insanlara öyle teveccüh etti ki Allah Teâlâ'nın izniyle orada bulunanlardan 500 kişi bir anda velayet derecesine ulaştı ve keramet sahibi oldu. Böyle bir keramet tasavvuf tarihinde çok az zâta nasip olmuştur.
Uçurumdan Dönen Mürid
Berzenc seyyidlerinden Seyyid Musa, Seyyid Tahâ Hazretlerinin müridlerindendi. Bir kervanla İran'a mal götürüyordu. Yollar sarp ve uçurumlarla dolu idi. Kervan, bu çetin yollarda zorlukla ilerlerken Seyyid Musa da kervanbaşı olarak malları ulaştırmak için çabalıyordu. Bir uçurum kenarında iken birden Seyyid Musa'nın katırının ayağı kaydı ve katır sendeleyerek uçurama yuvarlanacak oldu. Tam uçurumdan yuvarlanmak üzere iken Seyyid Musa: “Meded Ya Seyyid Tahâ diye haykırdı. Bu söz üzerine katır, sanki çakılmışçasına yerinde durdu. Ardından da tutulup yukarı çekildi ve hiçbir şey yokmuş gibi yola devam etti. Seferden döndükten sonra Seyyid Musa, mürşidi Seyyid Tâhâ Hazretlerinin huzuruna çıktı. Seyyid Tahâ (k.s) gülümseyerek “Seyyid Musa Bir katır için bizi ta İran'a çekiyorsun.” diye latife etti. Seyyid Musa da latife ile “Efendim, dünyada katırımıza bakmazsanız, ahirette bize nasıl bakarsınız?” cevabını verip mürşidine olan teslimiyetini bildirdi.
Kızıldeniz'de Bir Gemi
Seyyid Tâhâ Hazretleri, bir gün camide kalabalık bir cemaate namaz kıldırmak için durmuştu. Niyetten önce, sağ elini birden ileri uzattı, Elini geri çektiğinde mübarek cübbelerinin kolundan bir miktar su döküldü. Canlı bir balık da yere düşüp çırpınmaya başladı. Cemaat şahit oldukları olay karşısında hayretler içerisinde kaldı. Namaz kılındıktan sonra Halife Köse “Efendim, bu balık ve suyun hikmeti nedir?” diye sual etti. Seyyid Tahâ Hazretleri cevaben “Kızıldeniz'de bir gemi batıyordu. Talebelerimizden birinin “İmdat ya mübarek hocam!' diye çağırması üzerine yardım edip gemiyi düzelttik. Büyüklerimizin himmeti, bereketiyle kurtuldular. Bu su ve balık oradan." buyurdu.
Seyyid Taha Hz nin Tasavvuf Anlayışı
"Herkes bir şey olmak isterken sen hiç ol. Menzilin hiçlik olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalıdır. Nasıl ki çömleği ayakta tutan dışındaki biçim değil; içindeki boşluksa insanı ayakta tutan da benlik zannı değil; hiçlik bilincidir." der Mevlânâ Celaleddin Rumi (ks.)
Benliği yani nefsi varlık duygusundan sıyırmak Allah'ın has kullarına, mürşitlere mahsus bir hâldir. Zira buyurmuşlardır ki "Zelillik ve boyun bükmeye sebep olan bir hata, övünmeye ve böbürlenmeye sebep olan bin ibadetten hayırlıdır." Mürşitler asırlar boyunca Peygamber Efendimizin s.a.v.] verasetinin merkezinde oldular. Verasetin merkezinde olmak Allah'ı (s.a.v.) anlatma görevinde her adımda sünnete mutabaat ile mümkün olmuştur. Nefsinden şikâyet eden, hâli sebebi ile Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.)
ağlayan, insanların doğru yolda ilerlemeleri için O'ndans.a.v.) yardım ve istimdat isteyen veliler bu
hâlleri sebebi ile verasete nail olmuşlardır. İşte bu velilerden, sırlara vakıf olmuş ve hayatını hizmet ederek geçirmiş bir zât, salikleri için manevî bir kayırıcı, ümmet-i Muhammed için berrak bir din aydınlatıcısı, Mevlânâ Halid-i Bağdadi Hazretlerinin Halifesi Seyyid Tâhâ Hazretleri. O yürüttüğü irşad vazifesinin kaynağını mürşidi Mevlânâ Halid-i Bağdadi Hazretlerine olan muhabbetinden ve Peygamber
Efendimizdenls.a.v.) almıştır. Nitekim halifelerine yaptığı bir sohbetinde şöyle buyurmaktadır: "İnsanlara işaretle muamele edin, bu fayda vermezse, söz ile anlatın, bu da fayda vermezse artık ondan vazgeçin. Siz birinden yüz çevirirseniz, Kâinatın Efendisi'ne (s.a.v.) kadar tüm Sâdât-ı Kiram ondan yüz çevirir." Onun mürşidine olan bağlılığı ve muhabbeti ise şu sözleri ile anlaşılır: "Şah-ı Nakşibend
Hazretleri yolunun esasını Ashâb-ı Kirâm'ınla yolu üzerine kurdu. Onlar ise Resulullah'ın (s.a.v.)
muhabbeti ile yetindiler. Bize de üstada olan muhabbetimiz yeter." Seyyid Tâhâ Hazretleri ile mürşidi Mevlânâ Halid-i Bağdadî Hazretleri arasında muhabbet yolu ile Peygamber Efendimizels.a.v.] kadar
uzanan sarsılmaz bir bağ kurulmuştu. Bu bağın delili ise Mevlânâ Halid-i Bağdadi Hazretlerinin Seyyid Tâhâ Hazretlerine yazdığı şu mektubunda açıkça görülmektedir: "Allahu Teâlâ kalbimin sevgilisi Seyyid Tâhâ'yı fena ve beka makamlarının nihayetine kavuşturmakla şereflendirsin. Bu fakire muhabbet ve ihlas bağı ile bağlılığınızı bildiren mektubunuz geldi. Yüksek Nakşibendî yoluna hizmet için çalıştığınız
ve Kur'an-ı Kerim'i bir usul ile hatmettiğiniz haberine çok sevindik. İhlaslı olmak şartı ile insanların sizin vasıtanızla Allahu Teâlâ'ya ibadet etmeleri, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) sünnet-i seniyyesine uymaları ve bu çerçevede yaptıkları her şeyden kazandıkları sevap kadar sizin de amel defterinize yazılacaktır. 'İyi bir çığır açan Müslüman kimseye, açtığı o çığırın sevabı verileceği gibi, o yolda gidenlerin sevabı da verilir. Bununla beraber onların sevabından da hiçbir şey eksilmez.' hadis-i şerifi bu sözümüze açık delildir. Allahu Teâlâ'nın selamı, rahmet ve bereketi üzerinize olsun. Kulların en zayıfı
Halid-i Nakşibendî." Seyyid Tâhâ Hazretleri kişinin üstadına olan muhabbetini tüm yeteneklerden üstün
tutmuştur. Kişinin nefsinin tezkiyesinin ancak muhabbet yolu ile olacağını belirtmiştir. Bir gün halifelerinden Seyyid Sıbgatullah-i Arvasî Hazretlerine şöyle buyurdu: "Molla Sıbgatullah! Üstada muhabbet ve onunla sohbet, her şeyden üstündür. Çünkü üstad, kemâl mertebelerinin en yükseğine kavuşturmak ve ona marifetleri vermekle, talebesinin hastalıklarını izale eder, giderir." Seyyid Tâhâ Hazretleri salikte muhabbet bulunmuyorsa onda görülen hâllerin tehlike arz ettiğini belirtmiştir. Seyyid Sıbgatullah-i Arvasî Hazretlerine yazdığı mektubunda bu hususu şöyle izah etmiştir: "Adı güzel, feyz
ve fayda membai Molla Sıbgatullah! Selam eder, dualarımı bildiririm. Gönderdiğiniz güzel mektubunuz geldi. Bizi sevindirdi. Allahu Teâlâ'ya hamd ve şükürler olsun ki, dünya ve ahiret saadetinin sermayesi olan fukaraya muhabbetiniz sönmemiş bir kor gibi durmaktadır. İki şeyi muhafaza etmek lazımdır.
Bunlar; dinin sahibine son derece bağlılık ve mürşide karşı ihlas ve muhabbet üzere olmak. Bu iki şey olunca, ne verilirse nimettir. Bu ikisi kuvvetli olup, başka bir şey verilmezse, kişi hiç üzülmemelidir. Sonunda verilecektir. Eğer, Allah korusun, bu iki şeyden birinde halel ve sakatlık olursa, bununla birlikte hâller ve zevkler bulunsa da, kişi bunları istidrâc bilmelidir. Ve bu hâllerden dolayı harap olduğunu görmelidir. Doğru yol budur. Allahu Teâlâ muvaffak eylesin!" O irşad hizmetini yürütürken rabıta ve zikre de çok önem verdi. Bununla beraber Seyyid Tâhâ Hazretleri zikir yapılmaksızın, yalnız rabıta yolu ile Hakk'a kavuşmanın mümkün olduğunu ancak rabita olmaksızın zikir yapılmasının kavuşturucu olmadığını bildirmiştir. Seyyid Tâhâ Hazretleri irşad hizmetini yürüttüğü süre boyunca pek çok sıkıntı ve
kederle karşılaşmıştır. O sıkıntı ve kederleri Allah'a(cc) yakınlaşmaya vesile olarak görmüş ve daima sabir göstermiştir. Bu hususta sohbetlerinde şu tavsiyelerde bulunduğu nakledilmektedir: "Nefsini zelil edene ne mutlu, nefsi tarafından helak edilenin vay haline. Ey heva ve hevesi kalbinde devamlı gelişen kimse, imanını tazele! Ancak yalnız dil ile değil..." Bela ve üzüntüler acı görünseler de, büyük birer nimettirler. Dünyanın en kıymetli sermayesi ve cihan sofrasının en tatlı yemekleri acı olsalar da dert ve musibetlerdir. Cenâb-ı Hakk'tan ne gelirse alıp sabır ile şükretmek lazım. Bela ve musibetlere şekva edip ağlamak, Rabbanî iradeye aykırıdır. Şükretmek ise o bela ve musibetlerin yükünü hafifletir, saadet ve huzur verir." Sohbetlerinde yapılan her işin, günlük işler dâhil olmak üzere Allah (cc) için yapılması gerektiğine sıklıkla vurgu yapmıştır. Bir sohbetinde bir salikin yemek yemek gibi kişisel
bir işin Allah için olmasının nasıl mümkün olacağını sorması üzerine şöyle cevap vermiştir: "İnsan yemek yediği zaman vücuduna kuvvet gelir. Bu kuvvet iki yerde kullanılabilir. Kulluk görevi olan taat ve ibadette ya da günah ve isyanda. Kim kuvvetini hak yolda harcarsa, ahirette azaptan kurtulur ve nice saadetlere ulaşır. Eğer kişi kuvvetini kötülüklerde kullanırsa, cehennemde ebedî bir azaba layık olur. Zira en büyük günah, Rabb'ini unutup isyan etmektir. Gaflet ile yapılan hiçbir işten hayır gelmez. Bir iş yalnızca Allah (c.c.) rızası için yapılırsa, bu saadetlerin en büyüğü ve en gerçeğidir. Rabb'ini unutarak yapılan her iş ise hiç hükmündedir." Kişinin Allah(cc) katındaki değerinin ölçüsü dünyada iştigal ettiği iştir. Seyyid Tâhâ Hazretleri bu konuda şöyle buyurdular: "Allah'ın (cc.) sizi sevip sevmediğini merak
ediyorsanız, her gün yaptığınız işlere, amellere bakınız. Eğer faydasız şeylerle uğraşmışsanız bilin ki sevmiyor, işte işaret budur. Bilin ki bir kul hayırlı ise, hep hayırlı işlerle meşgul olur. Dikkat edin! Mütevazı olun, kibirden kaçının, yoksa mahvolursunuz." Seyyid Tâhâ Hazretleri kendisine bağlanan
salikleri kibir ve kendini beğenme hâllerine karşı uyarmış, müride yakışanın tevazu elbisesi olduğunu sıklıkla dile getirmiştir. Nitekim bilindiği gibi ibadetlerin ruhu niyettir. Niyetin muteber olması ise ihlas ile mümkündür. Peygamber Efendimizls.a.v.) hadis-i şerifinde korku ile ümit arasında bulunan müminin umduğuna kavuşacağını ve korktuğundan emin olacağını bildirmektedir. Kişi kendini bütün hayırlı işlerinde yetersiz ve iflas etmiş olarak görüp Allah'ın rahmeti sebebi ile ümit içinde olmalıdır. Seyyid
Tâhâ Hazretleri bu konuda şöyle buyurmuştur: "Amellerinizi ucb (kendini beğenme, ibadeti kendinden bilme hâli) ile örtüp yok etmeyiniz. Bizim yolumuzda ucb ve riya yoktur. Riya ve ucb hâllerine helâl diyen, yolumuzda değildir." Onun tevazuunun delili Seyyid Sıbgatullah-i Arvasî Hazretlerine yazdığı şu mektubundadır: "Duacınızın hâllerini sorarsanız, Allahu Teâlâ'ya hamd olsun ki, sevdiklerimizin istediği şekildedir. 'Kardeşimin oğlu, birkaç kimse ile birlikte huzurunuzla şereflenmek isterler. İzin var mıdır?
diyorsunuz. Buyursunlar! Fakat kendinizi onlara karşı yetersiz göstermemek şartıyla. Her zaman
geliniz. Canınız istediği kadar kalınız. Ne zaman gitmek isterseniz gidersiniz. Vesselam veddua.
Kulların en zayıfı Seyyid Tâhâ." Seyyid Tâhâ Hazretleri salikleri rabıta ve zikir yolu ile tezkiye ederken, onların Allah'ın boyası ile boyanıp O'nunlcc.) ahlakı ile ahlaklanmalarını sağlamıştır. Salikin Allah'ın ahlakı ile ahlaklanmasından anne ve babasının dahi fayda göreceğini dile getirmiştir. Bir
gün, kendisine Nehri'de en sadık talebesinin kim olduğunu sordular. "Molla Muhammed Münhanî'dir." buyurdu. Buna karşılık Molla Muhammed Münhanî'nin katı tabiatlı olduğu söylenince Mevlânâ Ahmed Cüzeyrî'nin Divan'indaki şu beyti okudu: "Ehl-i tarîk, makamları seyr ederken renk renktir, Bir kısmı ilâhî cemâl, bir kısmi celâldedir."
Yorumlar
Yorum Gönder